Jan 26 2012

İyilik Güzellik – I

- Ben çiçekleri çok severim. Beni çok mutlu ederler. Bir dahaki sefere bana çiçek alır mısınız?

Kabul, her kadın çiçekleri sever ama onun gibi değil…

O günden beri, elimde çiçeklerle gidiyorum evine.

Tatlı kadın… İzin verse aşık bile olabilirdim. Altmışında bir güzel insan. Kocasını geçen sene kaybetmiş…

Bir röportaj için gitmiştim evine. Röportaj sonrası kapıda teşekkür ettiğimde, heyecanlı tedirgin bir ses tonuyla “Bu kadar mı?” demişti.

- Benim daha anlatacağım çok şey var. Lütfen yine gelin.

Anlamıştım. Yalnızlıktan sıkılmıştı. O tatlı sohbetini dinlemek bana ne kaybettirirdi ki? Yapacak daha iyi bir şeyim yoktu. Hem evim de yakındı. “Tamam” dedim. Haftada bir iki kere akşamları uğramaya karar verdim. Elim boş gittiğim bir kaç ziyaretimden sonra söyledi bu sözleri. Çiçekleri ne kadar sevdiğini…

- Öyle pahallı çiçekler istemem. Köşedeki çiçekçiye bana aldığınızı söylerseniz o size bir buket hazırlayıverir.

Altmış yılda hiç mi kirlenmez bir kadın? Hiç mi çirkinleşmez? Geri çevirebileceğim bir istek değildi bu. Doğrusu utandım. Bir kadını çiçek istemek zorunda bırakan kabalığıma kızdım. İki gün sonra, iş çıkışı, eve giderken elimde çiçeklerle çaldım kapısını. Dediği gibi yapmıştım. Köşede çiçek satan adamdan almıştım çiçekleri.

Çiçekçi de bir garipti. Parayı kabul etmedi. “Bu benden olsun, bir dahaki sefere  verirsiniz” dedi. Hiçbirşey anlamamıştım. Müşteriyi kendine bağlamak için geliştirilmiş bir taktik miydi bu acaba.

Kapıyı açtı. Oldukça özenli giyinmiş, hafiften bir makyaj yapmıştı. Çiçekleri görünce gözleri doldu.

- Aman Allahım ne güzel çiçekler bunlar! Çok teşekkür ederim.

Onun mutluluğunu görseydiniz anlardınız “Ben çiçekleri çok severim” derken ne demek istediğini.

Önce beni koltuğa buyur etti. Sonra, yaşına göre telaşlı adımlarla mutfağa gidip vazoya koyduğu çiçeklerle geri geldi. Yüzündeki tebessüm, yıllardır beklenen eski sevgiliye kavuşma anında görülebilecek türdendi. Benim gibi genç bir adama hizmet etmekten hiç gocunmadan, çayı ve kendi pişirdiği kurabiyeleri servis etti.

- Bir erkeği açken seni dinlemeye mahkum etmek ona yapılacak en büyük kötülüktür dedi gülümseyerek.

Kurabiyeler gerçekten çok lezzetliydi.

Hikayeler anlattı, dinledim. Yoğun duygularla geçen birkaç saatin ardından evime dönmek için kalktım. Bazen farklı bir yoğunluk kaplar ya içinizi, öyleydim. Hani hayatta bambaşka bir boyuta geçmiş gibi…

Kapıda ayakkabılarım giymeye hazır bir şekilde bana doğru çevrilmişti. Bu ne güzel bir gelenekti! Paltoma uzandı. Giymem için elinde tutuyordu. Bu yaşta bir kadının paltomu tutmasını kabul edemezdim ama ısrar etti. Reddetmek mi daha kibar bir davranış yoksa kabul etmek mi diye düşünürken kararlı bir tavırla “Bu evden hiçbir erkek paltosunu kendi giyerek çıkmadı” dedi. O paltomu tuttu ben giydim. O gün, bir garip sarıp sarmaladı yıllardır giydiğim o palto beni. Ayakkabılarımı bağlarken aynı telaşlı adımlarla mutfağa yöneldi.

- Bir saniye, bir saniye!

Küçük bir kese kağıdıyla geri geldi.

- Bir kaç kurabiye koydum. Evde çayla yersiniz.

Uzun zamandır kendimi hiç bu kadar özel hissetmemiştim. Birkaç güne tekrar görüşmek üzere, teşekkür edip ayrıldım.

 


Jan 18 2012

Aptal Karga

- Çok bastırmadan yazmaya çalış olur mu?

Yorulmuştu biraz. Elinde kahvesi, dalgın gözlerle camdan dışarıyı seyrederken aklına geldi ilkokul öğretmeninin bu tavsiyesi. Sonra, kısa bir süreliğine ilk ders gününe kaydı aklı. Allahım, nasıl bir gündü o! Önlükler, içlerinde çocuklar; tebeşirler ve onları tutan usta eller, diğer adıyla öğretmenler; fişler, abaküsler, kalemler, defterler ve daha neler neler… Bütün bunları yabancılamayan tek kişiydi öğretmen.

Yazmaya çalışırken öyle bastırıyordu ki sürekli kaleminin ucu kırılıyordu. Yazmak ne zor şeydi öyle…

Yaşadığı hayatı düşündü. Yaşadıklarıyla doldurduğu bir defterdi hayat. Ve ne zaman bir şeyleri bastırarak yazmaya kalksa hep ucu kırıldı kaleminin. Bazı yaşanılanları silmek istese de öyle bastırmış oluyordu ki bir şekilde izi kalıyordu. Silmemeye, silinmeyen kalemlerle yazmaya karar verdi sonraları. Nasıl olsa bir şekilde izi kalıyordu hayatın ve üstüne yazmak yeni yazılanı çirkin gösteriyordu.

Bunları düşünürken bir karga takıldı gözüne. Bir kavanozun dibindeki yiyeceğe ulaşmaya çalışıyordu. Bir belgesel izler gibi izlemeye başladı karganın maceralarını. Bir anda onun dünyasında yaşamaya başladı.

Böyle birisiydi işte. Şu an onun için dünyada bir o, bir de karga vardı. Kahvesinden bir yudum aldı. Karga da isterdi onun kadar kolay ulaşmayı yemeğine ama olmuyordu. Sekerek kavanozdan uzaklaştı. “Galiba pes etti.” diye geçirdi içinden

Hayır, pes etmemişti! Gagasıyla biraz ilerideki dal parçasını kavradı. Sonra tekrar kavanozun yanına geldi. Bir kaç başarısız denemeden sonra usulca öğlen yemeğini kavanozdan dışarı çekti.

Şaşkın, bakakaldı. Sonra kahvesinden bir yudum daha aldı. Tekrar karamsarlık kapladı içini:

“Aptal karga! birazdan gaganda yemeğinle bir dala konacaksın. Oradan bir tilki geçiyor olacak. Sana sesinin ne kadar güzel olduğunu söyleyecek. İnanıp ‘gak’ diyeceksin ve yemeğini tilki yiyecek.”

Öyle ya masal böyleydi. Hayat da…

Aslında kızdığı karga değil kendisiydi. Hayatım dediği o defteri aptallıkları ve hep inandığı o kurnaz tilkilerle doluydu.

Sinirlenmeye başladı. Hayat bu muydu yani? Bu muydu çocuklarımıza öğrettiğimiz. ‘Güzel sözlere, iltifatlara inanma, yoksa peynirini tilki yer.’

“Bravo biz koca koca insanlara” diye geçirdi içinden.

Üzüntüsü, şaşkınlığı, öfkesi geçti…

Hayat bu değildi. Ama buysa da, aptal karga olmak kurnaz tilki olmaktan yeğdi. Yanlış olan tilkiydi, o güzel söze inanan karga değil… Kendini sorgulamayı bıraktı. Tilkiye hakkını teslim edip hayat defterinde yeni bir sayfa açmak istedi ama yapamadı. Parmakları kupkuruydu. Bir türlü tutup çeviremedi o eski sayfayı. Sonra tekrar kargaya baktı ve gülümsedi… Kuru parmaklarını diliyle hafifçe ıslatıp çevirdi sayfayı.

Hiç birşey yazmadı o gün ama yarın yazmaya devam edecekse kaldığı yer belli olsun diye avucuyla iyice bastırdı defterin cilt yerine…

Kargalar oldukça zeki ve uzun yaşayan hayvanlardı ama masal nedense aptallıklarına vurgu yapmaktaydı.


Jan 10 2012

Yaratıcı Ölümler – I

- Bizim uzmanlığımız sizin yaşam hikayenize mükemmel sonlar yazmak.

Herkes kendi yaşam hikayesinin baş kahramanı ve yazarıdır bu hayatta. Her kahraman bir diğerinden farklı, her yazarın üslubu ötekinden ayrıdır. Örneğin siz: Şu ana kadar mükemmel yazılmış bir hayat hikayesisiniz. Peki hiç düşündünüz mü bu hikaye nasıl bitmeli diye? İşte tam bu noktada biz devreye giriyoruz. Aylarca sizin yaşamınızı inceleyen yaratıcı ekibimiz sizin için üç farklı son yazıyor. Sizin beğendiğiniz senaryo, sizinle beraber elden geçirilip  yaşam hikayenizin sonu oluyor.

Amacımız aynı. Sizden geriye unutulmaz bir hayat hikayesi bırakmak.

Şunu peşinen söylemeliyim ki bu sancı verecek bir süreçtir. Çünkü okuduğunuz romanlardan farklıdır yaşam hikayeleri. Kitaplarda yazar bir kurguyu kaleme alırken gerçek hayatta hikaye siz yaşadıkça kurulur. Bu yüzden bazı insanların hayatı sıkıcı ve monotonken bazılarının ki gereğinden fazla heyecanlıdır. Anlayacağınız hayat hesapsızdır. Kurgulanamayacak kadar çok değişken vardır. Otobiyografileri en çok satanlar listesinde uzun süre göremezsiniz değil mi? İşte sebebi budur.

Bir hikayeyi güzel kılan birçok öğe vardır. Bunların en önemlilerinden biri sondur. Her hikaye doğru zamanda ve yerde bitmelidir. Yapılan temel hata hikayeyi doğru yerde sonlandırmamaktır. Bir yazar düşünün ki bitmiş bir hikayenin üstüne sayfalar dolusu monoton laf ediyor…

Önünüzde iki yol var: Ya sizin fazlaca düşünmeden yaşayacağınız yazılır ve kimse okumaz, ya da birlikte yazdığımızı yaşarsınız ve efsane olursunuz.

Sancılı derken kastettiğim buydu. Yaşadığınız hayata göre bazen istediğinizden erken ölmeniz, bazen de acı çeke çeke yaşamanız gerekebilir.

Bir diğer önemli konu ise hayttaki rolleriniz. Yaşamda tek bir kişiliğiniz, tek bir rolünüz yoktur. Her kahraman aynı güzellikte ölmelidir.

Geçmişe dönüp, unutulmaz kahramanlara bir baktığınızda ne demek istediğimi daha net anlayabilirsiniz. Yaptığı işle tarihe geçebilecek birisi, bir baba veya bir anne olarak sıkıcı ve başarısızlıklarla dolu bir hayat sürmüş olabilir. Hikayenin sonunda herşey bir sonuca bağlanmalıdır.

Sizin hayatınız bir roman gibi bitmeli. Bütün bunları sizin için çalışmaya hazırız.

Siz kendi yaşam hikayenize mükemmel girişler ve gelişmeler yazdınız. Eğer kabul ederseniz, birlikte bu hikayeye mükemmel bir son yazabiliriz. Ne dersiniz?

Kabul etti…


Dec 31 2011

İyi Seneler

Para üstünü uzattı,

- Teşekkürler, iyi seneler…

- Size de iyi seneler.

Yılın son günüydü. Son müşteri de çıktı kapıdan. Yorulmuştu. Ne gündü ama…

Ağır adımlarla dışarı çıktı. Dükkanın önünü süpürdü. Sonra, elinde süpürge kalabalığı seyre daldı. Herkes alışverişte, herkeste telaşlı bir neşe…

O gün dükkana gelen Bey amcanın anlattıklarını düşündü.

“Kapitalizmin oyunu bütün bunlar!”

“Şeytan tam kaybediyordu ki kapitalizmi keşfetti. İnsanlar parayı kendilerine peygamber seçti. Hayatlarına para yön verdi.”

Ne oyunmuş ama… Kalabalığa bakınca şeytanın oyununa dair hiçbir emare göremedi. Herkes mutlu, herkes keyifliydi.

Ama Bey amca diyordu ki,

“Hem doğanın hiç haberi yok bütün bu teraneden! Yılın son günüymüş, ilk günüymüş kime ne…”

Amca haklı olabilirdi belki ama insanlar bu tabiatın önemli bir parçası değil miydi? Karşı çaprazdaki kasaba takıldı gözleri. Hindilerin bir şekilde haberi oluyordu bu günden. Yılbaşı süsleri satan yan komşuya baktı sonra. Çam ağaçları da haberdardı olan bitenden.

İnsanlar, çam ağaçları ve hindiler… Tabiatın haberi vardı!

Yıllarca bu doğanın insanlarıydık ama artık bu insanların doğasındaydık…

Biraz üşümeye başladı. İçeri gidip üstünü değiştirdi. Patronun yanına gidip yeni yılını kutladı.

- Ben çıkıyorum patron. İyi yıllar.

- Mutlu seneler! Ailene de selamlar.

Masada önceden hazır ettiği zarfı uzattı.

 - Bu senin. Küçük bir yılbaşı ikramiyesi…

Patron iyi birisiydi. Yıllardır aylığını verir, bir kere bile açıktan uzatmamıştı parayı. Teşekkür etti…

Dışarı çıkıp kalabalığa karıştı. Az önce tezgah arkasında satıcıydı şimdi ise kalabalık bir başka tezgahın önünde müşteri. Günlerdir cesaretini toplamaya çalışıyordu bu an için.

İçeride yılbaşı şarkıları çalıyordu. Kasadaki kıza parayı uzattı. Kız seslendi,

- Ne alıyoruz buradan?

Elindekini gösterdi. Kız yine aynı yüksek ses tonuyla,

- Bir kırmızı don, 15 lira.

Para üstünü alana kadar geçen süre yılın en uzun anıydı onun için.

Eve gidince karısına hediyesini verdi. Paketi açan karısı şaşkındı,

- Kırmızı don?

Adam güçlükle gülümseyebildi. Bu adama bir haller oluyor diye düşündü kadın. İlk defa yeni yıla kıçında kırmızı donla girdi.

Ne donmuş ama…


Dec 7 2011

Altın Yaz

- Aşkın zengin, ayrılığın fakir olur senin!

Böyle demişti yıllar önce ona ilanı aşk eden adama.  Aşık adamın ağzı iyi laf yapar ya, hemen cevaplamıştı:

- Sen bunu niye dert ediyorsun ki… Aşkım senin, ayrılığın benim nasıl olsa… Bırak onu ben düşüneyim, sen tadını çıkartsana! 

Çok fazla direnmedi kadın:

- Olmaz öyle, hayat müşterek. Aşkı da ayrılığı da bölüşeceğiz!

Adam, bu lafının üstüne tüm gücüyle sarıldı kadına. Dudaklarını kadının omuz çukuruna dayadı, gözlerini kapattı. Çenesini güçlükle adamın omuzuna atabilmişti kadın. Gözlerini açtı.

Gökyüzünde rüzgardan hışırdayan ağaç yaprakları…

O sırada parktan geçmekte olan yaşlı adam uzun uzun baktı bu sarmaş dolaş çifte. Sonbahardı; Aşkın öyle ortalıkta cirit attığı bir mevsim değildi yani. Bastonuyla ağaçları gösterip,

- Rüzgardan saçları dağılan sarışın çocuklar bunlar diye seslendi ihtiyar.

Birbirlerini bırakmadan yaşlı adama döndüler:

- ‘Altın yaz’ bunun adı… diye bağırdı ve yoluna devam etti

Ağaçların dallarında, yollarda, kaldırımda, bankta altın sarısı sonbahar yaprakları…

Altın yazda başladı aşkları.

Aylar sonra, mevsim yalancı bahardı.

İkisi de sözünü tutamadı. 

- Hoşçakal! dedi ve uzaklaştı kadın.

Adam arkasından ağlamaklı bağırdı:

- Neden?

Kadın, aşkını geri isteyen adama, ondan geriye kalan fakir ayrılığı fırlattı.

Altın yazda başladı aşkları…

Aşk böyle bir şeydi. Yaprağın kurumasına değil altın sarısı rengine odaklanmaktı…

Ama marifet aşık olmakta değil, aşkı yaşamaktaydı. 

Adam kadına, ihtiyar hep hayata aşıktı. Kadınlarsa aşık olduğu o koca hayatın küçük ama güzel bir parçasıydı…


Nov 25 2011

Kahraman Çocuklar

- Kahramanı kalmadı bu dünyanın. Yeni dünya düzeni her şeyi normalleştirdi.  Eski tip kahramanlara yer yok artık. Sıkıcı, keyifsiz bir dünya bu.

Kafama dayanmış silahı tutan kişinin nefes nefese söylediği sözlerdi bunlar. Devam etti:

- Eskiden her mahallenin kahraman çocukları vardı. Her ülkeden tarih boyunca hiç olmazsa bir kaç kahraman çıkardı. Ne oldu peki? Ne oldu da koca dünya, yıllardır  bir kahraman bile çıkaramadı? İhtiyaç mı yok, kahraman mı? 

Derdi ne bu adamın? Kafama bir silah dayayıp bu konuda onunla sohbet etmemi mi bekliyor gerçekten? 

Kesin olan bir şey var ki afilli bir veda planı yapmış. 

Ben neyim peki bu planda? Henüz bilmiyorum ama duruma bakılırsa birazdan öğreneceğim. 

Kim olduğumu bile bilmiyor. Bir adım, bir anlamım yok onun için…

Sabah, kapıda beni öperek yolculayan sevgilim geliyor gözümün önüne 

- Sen beni dinlemiyor musun? Aklın kim bilir nerede! 

Sevgilimde… 

Biraz sakinleşiyor, 

- Daha önce hiç ölümle burun buruna geldin mi? 

Bir keresinde şehrin meydanında bir patlama olmuştu. Bir gün önce o meydandaydım.

Hayır anlamında başımı sallıyorum. 

Şu an bir yanlış cümle kadar yakınım ölüme! Ne desem bu silah vurmaz beni? Korkumdan cümle kuramıyorum. Yanlış bir şey söylemekten ve onu kızdırmaktan çekiniyorum. O ise konuşmak istiyor.  

- Kahramanlar yalnızdır değil mi? Kahraman olmayan yalnızlar nedir peki? 

Söylediklerine bir türlü konsantre olamıyorum. Kendi ölümümle öyle meşgulüm ki, söylediklerini anlayamıyorum.

Bu adamın derdi ne? Kahramanlık mı, yoksa yalnızlık mı? 

Kendimi toplamalıyım. Bu lafları eden kişinin en son isteyeceği şey pısırık bir rehine olmalı.

Bir bankanın içinde, silahla onun arasına sıkışmış durumdayım. Gözü sürekli dışarıda. İstedigi kalabalık yavaş yavaş toplanıyor.

- Dışardaki kalabalığı görüyor musun? Bugün birimiz ölmezsek, onlar evlerine mutsuz gidecekler. Üzmeyiz onları degil mi?

… 

Üzmüyoruz…

Bir anlık boşluğundan yararlanıp elinden kurtuluyorum. Olup biteni dürbününden izleyen bir keskin nişancı, son anlarını benimle sohbet ederek geçiren bu adamın ölümünü haber bültenlerine yetiştiriyor.

Yalnızlıktı galiba derdi. Hala kahramanını arıyor bu dünya…


Nov 11 2011

Tufan

Her şey yok olacak!

Yeryüzünde görünen her şey suların altında kalacak. Dünya dönmeye devam edecek ama hayat duracak. Kainatta herşey aynı rutininde devam ederken, o an gelecek ve hayat artık babadan oğula geçmeyecek. Bütün renklerin yerini koyu okyanus mavisi alacak.

Bunu bir tek ben biliyorum… Bir gemi yapmam gerekiyor ama yapmıyorum.

Her canlı türünden bir çifti, yani yaşamın mayasını korumam gerekiyor ama istemiyorum.

Boğulmak yok olmak istediğimden değil… Bu defa söyleneni degil, doğru bildiğimi yapıyorum.

” İnsanlık ölecek” diye bir kez daha uyarıyor yaradan ve herşeyi yok edecek olan. Gemiyi yapmaya başlamam gerektiğini hatırlatıyor. İsyan etmiyorum ama dediğini de yapmıyorum.

İlk sular ayaklarımı ıslatmaya başladı. Kurulduğu mükemmel neden-sonuç ilişkisi içindeki dünyaya bakıyorum şöyle bir… Bu gelen sular hangi nedenin sonucu diye düşünüyorum.

Tüm gücümle haykırıyorum:

Lütfen durdur bu sonu!

Benden birer yaşamı kurtaran bir kahraman olmamı değil, binlercesinin ölümüne göz yuman bir canavar olmamı bekliyorsun.

Dinlemiyor… Yalvarıyorum:

Her şeyi güzelleştiren sen!

Ben insanlığım! Tek bir insanım belki ama bütün insanlar kadarım. Dur!

Sonunu bildiğin halde ona hazırlanmamanın bedeline katlanmak gerekir.

Kurtulabilirdim belki ama ben ölmeyi tercih ettim. İnsanlık, binlercesinin öldüğü bir yerde bir gemide olmayı reddetmekti çünkü… Evet, insanlar ölecek ama insanlık yaşayacaktı.

Diz çökmüs ölümü bekliyordum. Derken bir mucize oldu ve  Tanrı sularını geri çekti. İnsanlık sınavı geçmişti. Yaradan ve yok etmekten vazgeçen, bize inandı…

O günden sonra Tanrı ile insan arasında hiç olmadığı kadar sağlıklı, güvene dayalı bir ilişki kuruldu. Bir daha bizim ona ve insanların birbirine olan inancını sorgulamadı. Dünya hiç olmadığı kadar güzelleşti.

Ben çekip gittim… Uzaklarda bir sahil kasabasında, yelkenli bir tekne yaptım kendime. Denizlere açıldım. Yaşananlar beni çok yıpratmıştı. Sürekli ağlıyordum. Denizlere ekledim gözümün yaşını…

Hayır hiç durmadı. Aktı, aktı, sonsuza kadar aktı… Yükselen denizlerin sebebine bir kılıf bulundu. Kimse bilmedi benim göz yaşlarım olduğunu…


Oct 26 2011

Deprem

Sıkıştım!

Ölümle yaşam arasında ölümden yana, alacakaranlıkta geceden yana bir yere sıkıştım. Dünle yarın arasında bugüne,  olmakla olmamak arasında olamamaya sıkıştım.

Kıpırdayamıyorum. Tonlarca betonun altında kaldım. Tozu toprağı soludum saatlerce. Bağırdım sesimi duyuramadım…

25 yaşıma kadar kaç 25 saniye yaşadım acaba?

Soğuk, çok soğuk! Annem geliyor aklıma:

” Oğlum, betona oturma hasta olursun.”

Soğuk beton üstüme oturdu anne, kıpırdayamıyorum.

Gözüm doluyor ama ağlayamıyorum. Bedenimin suyu çekiliyor an be an.

Annem… Şu an benim olan tek şey.

Beni bulun; Yalvarırım beni bulun! Ölmeyeyim; Bugün de ölmeyeyim.

İyi şeyler düşünmeye çalışıyorum:

Evet, üstümde tonlarca beton var belki ama eminim onlarca da insan var o betonun üstünde. Beni arıyorlar; Bulacaklar…

Beni canlı bulsalar, taşıyıp bir ambulansa koysalar, sirenler çalsa…

Sirenler çalarsa anlarım ki yaşıyorum. Allahım! Lütfen sirenler içinde gideyim buradan; Sessiz sedasız değil…

Kimseler yok, zifiri yalnızlık…

Ben hayatı ıskaladım belki ama ölüm için de kolay bir av olmadım. Kaçtım; Bir kolonun kenarında sıkıştım kaldım.

Dilediğim gibi oldu. Tanımadığım bir el, beni hayattan yana çekti.

Kendime geldiğimde ilk annemi gördüm. Beni sıkıştığım yerde bile yanlız bırakmayan annemi…  Avucundaki yanağımdan yaşlar aktı. Annem! Sessiz sedasız ağladı…

Her doğumda, önce annesinin tertemiz sevgisini görür insan, sonra kini ve nefreti… Yine öyle oldu:

Bir baktım ki ortalık toz duman.

Ben, bir binanın altında değil, binlerce insanın temelini attığı, nefret dolu sözlerin altında mahsur kaldım. Yaşadım ama kurtarılamadım…


Oct 9 2011

Sınır Kapısı

Sınır kapısına doğru ilerliyorum. İlk defaya mahsus olduğunu bildiğim ama yine de engel olamadığım bir tedirginlik ve panik hali var üstümde. İkincisi çok daha kolay olacak biliyorum. Üçüncüde artık rutin bir proses haline gelecek belki ama bu ilki… Sınır polisi beni bekliyor. Ona doğru ilerlerken beni izliyor. Tedirginliğimi farketmesi çok zamanını almıyor.

Kahretsin! Tamam tamam, sakin ol. Yürümeye devam et.

Ben ona doğru yürüyordum ama her adımımda sanki o üstüme üstüme geliyormuş gibi panikliyordum.

Adımlarımda sorumluluk kabul etmeyen bir hal var. Sanki “Bak, beni ileri atıyorsun ama bu senin tercihin” der gibiler… Zaten onun farkettiği de bu bedenime hükmedememe hali oluyor. Karşısına geçiyorum:

- Merhaba

Soğuk, buz gibi bir suratla bakıyor. Selamım sahipsiz kalıyor.

Ne istediğimi soruyor; Cevaplıyorum. Sanki ne söylersem söyleyeyim bu aşağılayıcı şüpheci bakışı değişmeyecek. Hiçbir şey benim suçlu olduğum gerçeğini değiştirmeyecek…

Bir süre dirensem de sonra ben de suçlu olduğumu, aşağılık birisi olduğumu kabulleniyorum… Bu kabullenme garip bir şekilde rahatlamama sebep oluyor. Hayatın üstümdeki bütün yükünü alıyor.

Sınırı geçmek istediğimi söylüyorum. Nedenini soruyor, onun sorusuyla aynı duyarsızlıkla cevaplıyorum

- Açım…

Evet. Bu öyle sıradan bir sınır kapısı değildi. Bu, pasaportu ağız kokusu olan bir insanın açlık sınırından ilk geçişiydi. İlk kez yiyecek için dilenmesiydi…

Zor bir andı. Dükkanın kapısını açtığımda, bir adımım içeride ötekisi dışarıda, açlığın neye sınırı var diye düşünüyordum: Kesinlikle tokluk değildi. O çok geride kalmıştı. O zaman farketmiştim: Açlık, gururlu bir hayata komşuydu…

Aç olmak koymazdı ama bu sınır kapılarındaki tezgahtarlara dilenmek var ya:

- Allah versin!

deyip geri çevirdi.

İşte oldu! Açlık sınırını geçtim. Dediğim gibi ikincisi daha kolay olacak, üçüncüsü rutin bir proses halini alacak.

Öyle de oldu…


Sep 25 2011

Çakırkeyif Yazılar – Mesafe

- İlişki dediğin mesafeleri yönetmek demektir biraz da…

Ortasından girdi konuya yine. Şimdi anla anlayabilrisen, başı nasıl, sonu nerede…

Boğazımdan içime dökülen içki, laf olup ağzımdan geri çıkıyordu:

- Yürütemedik.

Benim ağır aksak konuyu anlatmamı beklemedi:

- Yürütemedik değil, yürütmediniz! Sizin ilişkiniz yılları devirdi. Emeklemeyi çoktan geçmişti. Gayet güzel yürüyordu… Ama bırakmadınız ki yürüsün! Çelmeler, tekmeler, çekiştirmeler…

Ne kadar kırılgan olduğumun farkında değil mi? Neden böyle insafsızca üstüme geliyor? Ben, buraya anlaşılmak, hatta benim kelimelerimmiş gibi onun ağzından anlatılmak için gelmiştim ama şu ana kadar sadece azar işittim:

- Yürütememişlermiş!

İçkisinden bir yudum, hemen peşinden sigarasından bir nefes alıyor. Biraz sakinleşiyor. Başım önümde. Üzüntümü anlamadı galiba…

- İlişki dediğin mesafeleri yönetmek demektir biraz da… Her ilişki bir yerlere gider ve sen, yol işçisisindir aslında. O yürüsün diye yol döşersin arnavut taşlardan. Sonra kimbilir daha kimlerle geçersin üstünden… Her ilişkide biraz yürümeli biraz da taş döşemeli yol bitmesin diye. Senin yaşlarında zordur bu. Çünkü yol yoktur. O yüzden biter birliktelikler. Yaşlandıkça döşenmiş yollardan geçer yeni ilişkiler. Hiç bitmez o yol sanırsın ama biter. Eğer her gün bir taş koymazsan o ilişki de biter. Çünkü sevmelerin hızı da değişir. Hazır yolda hızlı sever insanlar. Yani diyeceğim o ki yola, hıza ve aranızdaki mesafeye dikkat et ilişkilerinde… Sonsuz ilişkiler için her gün birkaç taş döşe…

Bir dursa, bir yudum içki alsa da şu söylediklerini bir sindirsem diyorum. Dediğimi duyuyor sanki. Bir süre sonra sessizliği bozan yine o oluyor:

- Ayrılık dediğin o mesafenin sonsuza açılması, yürümemek veya yolun bitmesi demektir. Bazen hepsi… Aranızdaki mesafe artıyorsa kimin gittiğinin ne önemi var ki… Hoop doğru yolun başına. Baştan başla bakalım yeni bir sevgiliyle hayata…

- Yürütememişlermiş!

Sinirli sinirli kalkıp gidiyor masadan. Bana ağlayacak bir fırsat bile bırakmıyor. Söyledikleri beynimin duvarlarına çarpıyor sürekli.

Boğazımdan içime dökülen içki, yaş olup yanağımdan süzülüyor…