Jul
12
2011
Uzun dostluğumuzun kısa hikayesi bu… Sus ve dinle şimdi beni:
Üstüne basılmamıştı daha kalbimin; Herşeyi heyecanla karşılayan bir çocuktum ben…
Karşına dikilmemişti hayatın saçma istekleri; Heryere ulaşabilen gözlerin vardı senin.
Sıradan insanlar değildik ikimiz de ama o gün aynı sıranın sağındaki sen, solundaki bendim… Şöyle bir baktık birbirimize, aczimize…
Sonra birlikte girdik o kapıdan. Yıllarca kaldık odalarında okul denilen o yerin. Yemek verdiler bize, yedik. Ders verdiler bize, dinlemedik. Üstümüze geldiler, çekilmedik. Üstümüzden geçtiler, değişmedik. Sürtüşmelerde körelmedik, bilendik. Birlikte çıktık yıllar sonra yine aynı kapıdan.
Gülümsemelerimizi burduk, vedalaştık, sağa sola savrulduk, gittik… Gırtlağımı sıkan bir eldin o gün sen. Öl desen ölecektim…
İlk defa o gün baktım sana gerçekten. Ne güzel gözlerin varmış senin. Ne güzel saçların varmış meğer. Ne güzelmişsin sen!
Sonra bulduk yine birbirimizi. Sevdik yine acıyan yerlerimizi… Dostum… Özlemiştim seni…
Bir gün elinden tutup birini getirdin. Seviyorum dedin. Büyük bir parçanı benden alıp ona verdin. Utanmadan benim de onu sevmemi bekledin. Seni paylaşmamı istedin. Hırçınlaştım. Bu fikri de, onu da, bu yeni seni de sevmedim… Biten bir dostluğun izlerinin üstünden geçerek adına aşk dediğin birşeyler yaşadın. Sırf bu yüzden, aşk hep kötü bir şey gibi geldi bana. Sonra gittim, istemeye istemeye, ben de aşık oldum birine…
İşte ben o gün, dostluğun aşka evrimleşmesi sırasında, köreldim
Nadir bencilliklerimdendin. İstemeyerek de olsa seni de paylaşmayı öğrendim…
Gidiyorum ben şimdi. Beni görmek istersen, kendinden geçip sola dönünce, orada bir yerde bulursun beni…
Comments Off | tags: aşk, bencillik, biz, dost, dostluk, gözler, güzel, hikaye, kıskançlık, körelmek, özlem, veda
Jul
5
2011
Yumuşacık elleri vardı; Bir de kendini küçümseyen gözleri.
Dalgalı saçları vardı ve biraz da mahçup halleri…
Öyle güzel gülümserdi ki, o uzun gülücüğün çevresine örerdi hikayelerini ve hep rujunun rengiyle ele verirdi içinde bastırdığı herşeyi…
Güzel bir günün ikindisiydi. O gün hayatının en önemli kararını vereceğini bilemezdi.
Şehrin en güzel parkında, yeşilin üstünde, mavinin altında, şairin aşkının yerine koyuyordu kendini… Kendine yazılmış gibi okuyordu dünyanın en güzel şiirini.
Şiir bitti; Kitabı kapattı.
Şair aşkını kurutuyordu bu kitabın yapraklarında. Ve aşk üstünden yıllar geçse de oradaydı. Ve aşk üstünden yüzlerce göz de geçse oradaydı.
Bakışları tam üstündeki ağacın bir yaprağına kilitlendi. Yaprağın düzensiz hareketleri onu büyüledi. Bir anda esen rüzgarla asla beklenmedik salınımları, durağan tempoda akan hayatını sorgulamasına sebep oldu. Yarınına dair herşeyin kestirilebilir olması onu rahatsız etti. Biraz hayatın içinde savrulmak istedi. Daha kestirilmez bir hayat yaşamak istedi ama hayatın bütün süprizlerine karşı kendini öyle korunaklı bir alana çekmişti ki bu pek mümkün değildi.
Çok büyük hamlelere cesareti yoktu belki ama en azından sevilmeliydi. Bu ana kadar tüm derdi kendi istediği gibi sevilmekti ama bugünden sonra istediği gibi sevilmek için ondan vazgeçebilirdi.
Hiç bu kadar mutlu bir ayrılık kararı vermemişti. Bu sefer o gülümsemesinin etrafına ayrılığı işledi.
Onu görmeye gelen sevgilisi biraz sonra ayrılacaklarını bilse, merhaba derken eminim çok daha uzun öperdi… Öyle mutlu ve öyle kendinden emin görünüyordu ki adam bu karara hiç direnemedi…
Kitap sayfalarında kurutulmuş bir aşk şiiri ve bir yaprakla ne yapılabilirdi ki?
Bir şiir ve bir yaprakla yeni bir hayat dizayn edilebilirdi…
Comments Off | tags: aşk, ayrılık, göz, gülmek, kitap, kurutulmuş, mavi, park, renk, ruj, saç, savrulmak, şehir, sevgili, sevmek, yaprak, yeşil
Mar
9
2011
- Kaç kere söyledim sana, kelimelerle oyun oynama diye, dinlemedin!
Öyle çok kızıyorum ki kendime… Net bir sevgi sözcüğü dökülemedi gitti dudaklarımdan. Aşka giden yolu hep uzun oldu kalbimin. ‘Seni’ ile ‘seviyorum’ un arasına o kadar çok kelime koydum ki o, bahsi geçen ‘sen’ in kendisi olduğunu, bense sevdiğimi unuttum. O kadar uzundu ki cümle, seviyoruma varamadan bitti herşey. Gitti…
Sonra boşlukta, yalnızlığımın orta yerinde, cılız bir ‘seviyorum’ duyuldu. Ne kimi olduğu belli, ne de kime dendiği…
- Yeterince dinledi beni.
- Evet, belki gitmese, o uzun cümlen hiç bitmeyecekti.
- Ne yani ‘iyi ki gitti’ mi?
Yokluğunda, böyle çok konuştum kendimle. Sonra oturdum, bir başıma sevdim onu. Sanki o hala beni seviyormuş gibi, sanki hiç gitmemiş gibi… Uzatmadan, kısa kısa sevdim. İçimdeki, bir türlü eğer vurulamayan, o vahşi sevgiyi evcilleştirdim.
Bütün bunlar, onun karşısına dikileceğim an için yaptığım hazırlıklardı. Sonra bindim o evcilleşmiş sevgimin üstüne; Gittim yanına. Kendimden emindim. Geçen konuşmanın sonuna ekleyemediğim cümleyle başladım söze:
- Seni Seviyorum.
Ben kendimden emindim ama o değildi. Dudaklarında gülümsemeye dönüşmek üzere olan mutluluğunu tekrar içine hapsetti. Mesafeli bir şekilde;
- Ben de seni seviyorum. dedi.
Hala kırgın ama çok özlemiş beni. Öpücüğü söyledi bunu. Merak etmesin dedim; Bu sefer merak etmesin…
Comments Off | tags: aşk, ayrılık, erkek, evcil, kadın, öpücük, sevgili, sevmek
Oct
4
2010
Sirenler çalmaya, ölüm yaklaşmaya başlamıştı. Sığınabileceğim her yerin bir sahibi vardı.
Kendimi atabildiğim son yerdeyim şu an: Beyaz bir kağıdın üstünde. Anladım ki, kendimi koruyabileceğim tek yerdeyim aynı zamanda. Burada gökten yağan yalanlar kirletmez beni…
Sınırlarını aşan insanlar için bir mayın tarlam yok ama bir kağıdım var ki doldurduğum, peşime düşerlerse satır aralarında boğulacaklar.
Her cümlede bir düğüm daha atacağım boğazlarına.
Öyle bir coğrafya yaratıyorum ki bu kağıdın üstünde, öyle bir iklim seçiyorum ki bu coğrafyaya, öyle aşılması zor dağlar, öyle yutulması zor laflar, öyle geçitler…
Öyle bir ağlıyorum ki sonbaharına, öyle bir kusuyorum ki öfkemi kışına; Yaza ulaşırım sanana öyle bir gülüyorum ki yazı baharı olmayan bu kağıtta…
Aşka nasıl bir tabut yapmak lazım acaba? Ya da dostluğa…
Comments Off | tags: aşk, coğrafya, dostluk, kağıt, mayın, mevsim, sevgili, sığınak, sınır, tabut
Sep
6
2010
“Zamanı durdurmak istiyorum”
Basit bir istekti benimkisi. Elbette basit olan istemekti. Gerçekleşmeyeceğini bile bile istersin ya bazen, bu da öyle bir şeydi…
Konuk olmayı sevdiğim bir yerdeyim. Burası güzel sohbetler demek. Uzun geceler ve kırmızı şarap demek. Ben değil, O demek. Sürekli o gece konuşulanları düşüneceğin, bir haftanı kaplayacak bir gece demek.
Yazılı olmayan kuralları var bu gecelerin:
Kural bir: Kimse kendi aklındakini konuşmuyor. biri nereden başlarsa diğeri oradan devam ediyor. Ben konuyu açıyorum, o konuşuyor; O istediği konuya giriyor, ben anlatıyorum….
Kural iki: Asılmak yok… Dokunmak var, okşamak yok; Yaslanmak var, sarılmak yok; İstemek varsa da, bunu söylemek yok…
Kural üç: Birşey beklemek de yok, eli boş gelmek de; Ne içersin demek de yok, kırmızı şaraptan başka birşey istemek de…
Yine uzun sohbetlerin ardından, halının üstünde birbirimize yaslanmış şaraplarımızı yudumluyoruz. Konuşmalar iyice yavaşlamış. Kahkahanın mesaisi bitmiş, tebessüm işbaşı yapmış. Son cümle kimbilir ne zaman söylenmiş. O cümleden hareketle nerelere varılmış…
Onu bilmem ama ben yasak yerlerdeyim. Şarap, düşüncelerime rengini vermeye başladı anlaşılan. Hiç bozulmamış kuralları bu gece galiba bozacağım. Başım omuzuna yaslıyken dudaklarımı boynuna doğru kaydırıp kulağına doğru tırmanıyorum. Öyle keyfim yerinde ki:
- Zamanı durdurmak istiyorum.
Tepki vermiyor. Beni usulca kanepeye devredip ayağa kalkıyor. İçeri gidip elinde fotoğraf makinasıyla geri geliyor. Omuzunu tekrar başımın altına yerleştiriyor. Başını başıma yaslıyor. Elini götürebildiği kadar uzağa götürüp bir kare resmimizi çekiyor. Makinayı kendine çevirip resme bakıyor:
– Zamanı durduran makina bulundu aslında ama kimse neden göremiyor?
O kuralı bozmuyor. Sarhoşluğuma veriyor…
Comments Off | tags: aşk, çakır, çakırkeyif, erkek, fotoğraf, gece, halı, kadın, keyif, öpücük, sarhoş, zaman
Aug
20
2010
Serin bir yaz ikindisi. Lunaparkın emektar makinalarından, zincirli dönen salıncağın başındayım. İşlerin eski tadı tuzu yok.
Bütün salıncaklar dolmadı ama oturanları da daha fazla bekletemem. Çalıştırmadan önce son kez etrafa bakıyorum gelen var mı diye.
El ele bir çiftin yaklaştığını görüyorum. Kız, neredeyse çocuğu sürükleyecek, bir an önce binmek istiyor. Genç çocuk ise oldukça tedirgin, kurbanlık koyun gibi ayak diriyor. Tek bir anlamı olabilir bunun: Korkuyor
Delikanlı isteksiz, ama binecek. Her erkek gibi o da elde etmek istediği kız için korkularıyla yüzleşecek. Görünüşe bakılırsa kız çoktan kararını vermiş. Erkek bir eşşeklik edip hevesini kursağında bırakmazsa onu sevecek. Aslında erkek de kararını çoktan vermiş ama kız onu fazla zorlamazsa çok sevinecek.
Gişeye geliyorlar, koçandan iki bilet kesiyorum. İçimden matbaa’ya sövüyorum. Ne kadar kötü bir iş çıkarmışlarsa, bir bilet bile yırtılması gereken yerden yırtılmadı bu partide.
Çocuk biletleri cebine koyuyor. Önce salıncaklara, sonra derin bir nefes alıp kıza bakıyor. Genç bayan bütün bunlara kendisi için katlanıldığının farkında ve bundan müthiş keyif alıyor.
Onları salıncağa bindirirken dayanamayıp genç adama bulaşıyorum:
- Kopup gidecek gibi geliyor sana değil mi?
Ağlayacak gibi oluyor. Kötü bir kahkaha atıp makinayı çalıştırıyorum.
Hızlandıkça her salıncak birbirinden uzaklaşıp dışa doğru savruluyor. İki tanesi hariç…
Farklı bir çekiciliği vardı kızın. Havada da genç adamın elini hiç bırakmadı. İki salıncak hep yanyana döndü. Çocuğa neler yaptığının farkındaydı ve onu hiç yalnız bırakmadı. Çocuk hiç anlamadı ama kızın niyeti ona eziyet etmek değildi. Onu en çok heyecanlandıran şeyi, aslında en özelini sevdiğiyle paylaşmak istemişti…
Zamanın nasıl geçtiğini anlamazsın burada, neye binersen bin hep çabucak bitiverir…
Normalden biraz uzun kaldılar havada. Dedim ya işler kesat. Baktım gelen giden de yok, dönsünler dedim gökyüzünde, yanyana iki salıncakta…
Comments Off | tags: adam, aşk, erkek, gişe, kadın, kız, lunapark, salıncak, sonuna kadar | posted in Uncategorized
Aug
16
2010
Akşam üzeri. Şehrin sahilini merkezine bağlayan ve daha ilk basamakta insanı yoran merdivelerinden yukarı çıkıyorduk. Yine yorulmayacakmış gibi başlamıştık bu basamakları tırmanmaya ve her seferinde olduğu gibi yine nefes nefese kalmıştık yarı yolda.
Beş senedir tanıyordum onu. İlk kez o zaman birlikte olmak istemiştim. Herşey birden bire oldu. Basamakları bir bir, nefes nefese çıkarken konuşmuyor olsaydı, bunlar hiç olmayacaktı. Her basamakta soluk alıp verişi sıklaştı. Soluk alırken bir kelime, verirken bir diğeri… Bahsettiği neydi hatırlamıyorum; Aslında hiç dinlemedim. Sadece benim olmasını istedim. Hemen, tam o anda.
Bir ara dengesini bana doğru yitirir gibi oldu. Düşmemesi için sarıldım. Neden bilmiyorum ama gözlerine değil dudaklarına baktım. Sonra fazla düşünmeden aklımdakini yaptım. Soluklarımız yettiğince öptük birbirimizi…
Sonra bir süredir su altında nefesini tutan insanlar gibi yüzeye çıkıp derin birer nefes aldık. Birbirimizin bir gözüne, bir dudaklarına baktık. Ne o hesap soruyor, ne de ben özür diliyordum yaptığım şey için.
Böyle başladı ikinci beş senemizin hikayesi.
Sevişirken konuşması çok hoşuma giderdi. Neler neler anlatmadı ki… Soluksuz kalana kadar sevişir, derin birer nefesle bitirirdik. Sonra birbirimizin gözlerine ve dudaklarına bakar, muzip muzip gülümserdik.
Böylece, ilişkimizin sahilinden merkezine çıkan basamakları hızla tırmanmaya başladık. Hep o tempoda devam edebileceğimizi sandık. Bu sonsuz gibi görünen merdivenin bir basamağında nefes nefese kaldık. Kelimeler azaldı, cümleler kısaldı ve sadece söylenmek zorunda olduğumuz kelimelerle cümleler kuruldu.
Ayrıldık.
Bugün anlıyorum ki, konu yorulmak veya sendelemek değil. Önemli olan dengeni ne tarafa doğru yitireceğin. Eğer sevdiğin sana doğru yitirmişse tutmak isteyip istemediğin…
Comments Off | tags: aşk, basamak, denge, erkek, kadın, merdiven, nefes, sevgili, sevişmek, sevmek, soluk, sonuna kadar | posted in Uncategorized
Jul
28
2010
İkindi. Şehrin, küçük, sevimli bir meydanında yerde oturuyor. Sırtını duvara yaslamış, iki dizini kendine doğru çekmiş, kahramanı büyük bir aşık olan kitabını okuyor.
Bu haliyle şehrin bir parçası gibi duruyor. Sanki kitabı değil, kahramanı dizinde; Sanki sayfalar değil, saçının telleri elinde. Öyle kendini kaptırmış ki sadece nefesini verirken değil alırken de okuyor. Hikayeyi nasıl da içine çekiyor…
Varlığımdan bile habersiz ama bir an için kahramanı olmak istiyorum. Sonra beni çabuk tüketmesinden korkup vazgeçiyorum.
Şehrin tam ortasında, yaşanan hayatın çok dışında birşeyler yaşıyor. Sessizliğiyle, doğallığıyla, şu an beni bile içine çektiği alternatif hikayesiyle, baş kaldırıyor: “Sizin olsun yalan gerçekleriniz.” diyor. Sızlanma yok, söylenme yok, net bir tavır ortaya koyuyor.
Kitabındaki kahramana hayran, benim tatlı kahramanım… Böyle daha çok insana ihtiyacı var bu hayatın.
Severim böyle insanları. Durduğu yerde, hiç konuşmadan bu kadar çok şey söyleyebilen, şehrin dokusunun bir parçası olabilen…
Hiç düşündün mü peki, sen ne kadar yakışıyorsun bu şehre, birşeyler katıyor musun yoksa arkandaki güzelliği mi kapatıyorsun? Peki, kendini şehre ait hissediyor musun?
Yoksa bu kız gibi şehri mi kendine ekliyorsun?
Comments Off | tags: aşk, kahraman, kitap, kız, meydan, okumak, oturmak, şehir, sokak, sonuna kadar | posted in Uncategorized
Jul
13
2010
“İlk günkü tazeliğinde!”
Sabah; Şarküteride alışveriş yapıyor. Herşeyin son kullanma tarihine bakan tiplerden. Elinde bir liste var. Galiba akşama biri davetli. Alacağı herşey belli ama her biri için oldukça uzun zaman harcıyor. Aldığı her üründen sonra tekrar listesine bakıyor. Yaptığı basit bir alışveriş değil; Öyle görünüyor ki akşam önemli biri geliyor.
Konserve bölümüne yöneliyor. Yine bütün reyonlarda yaptığı gibi birkaç tanesine göz atıyor. Sonra bir tanesini alıp göz hizasında tutuyor. Üstünde bu cümle yazıyor.
Konserve ama ilk günkü tazeliğinde. Doğru olmadığını bildiği halde sepete atıyor.
Orada bulunma sebebim olan taze peynirin parasını ödeyip dışarı çıkıyorum. Biraz ileride, fırından yeni gelmiş, buram buram kokan, taze simit alıyorum. Kahvede yerim hazır. Günlük gazeteleri de alıp hemen geliyorum. Çay, simit, peynir üçlüsüyle kahvaltımı yapıyorum. Boşalan çay bardağımı alırken gelen “Tazeliyim mi?” sorusuna başımı sallayarak evet diyorum
Bu sabah bir tek ben akşamdan kalmayım ya da bir başka deyişle taze değilim.
Düşünmeye başlıyorum: İnsan nasıl tazelenir? Her gün taptaze bebekler eklenir bu hayata ama, varolan insanı ne tazeler? Hayatta bu kaç kere hissedilir?
Bazen bir fikir tazeler insanı, bazen bir şarkı, bir şiir. Bazen biri seni tüketir, bazen de bir başkası çıkagelir ve ruhun tazelenir.
Karar veriyorum: Bir süredir bu hayatı sürdüren insanlar olarak biz, tüketilmemek için kendini kapatmış, ilk günkü tazeliğinde (!) konserveleriz. İlk günkü tazeliğinde (!) aşkımız, ilgimiz, sevgimiz. Oysa tazeyken tüketilmeli ve yeniden tazelenmeliyiz.
Comments Off | tags: aşk, çay, gazete, insan, kahve, konserve, peynir, şarküteri, sevgili, simit, son kullanma tarihi, sonuna kadar, taze | posted in Uncategorized
Jul
10
2010
Sabah erken saatler. Kadın, deniz kenarında bir parkta, denize oldukça yakın bir bankta, tek başına oturuyor.
Oyunumuzun adı: “Adam Nerede?” ve işte başlıyor:
O büyük güneş gözlükleriyle, belki bir çok şeyi gizleyebiliyor ama bazı şeyleri de ele veriyor. En basitinden sadece gözlerini güneşten korumuyor, dış dünya ile iletişimini de koparmak istiyor. Gözlerinde ne saklıyor? Ya bu sabah makyaj yapmadı ya da gece uyuyamadı…
Etrafa bakınıyorum, bir yerden adam çıkıp gelcek mi diye; kimseler yok. Bu kadar kolay olamazdı zaten.
Tekrar kadına dönelim. O da ne!
Elmacık kemiklerine değen o büyük güneş gözlüğünün altından bir damla yaş süzülüyor. Yanağından hızlıca aşağıya kayıp, çenesinin altında biraz oyalanıp, göğsüne damlıyor.
bundan sonraki damlalara o kadar özgürlük tanımıyor. Başta işaret parmağı, ardından diğerleri ile gözlüğün çerçevesinden dışarı taşan yaşları siliyor.
Kadın ağlıyor! Adam nerede, ne yapıyor?
Sonra gözlüğünü hafifçe kaldırıp damlaları kaynağında kurutuyor.
Konu her neyse, bence kararı kadın vermiş. Adam da olur demiş. Keşke böyle olmasaymış ama böyle olması gerekmiş.
Kıyafet çok şey söyler. Bakalım bunlar bize neler söyleyecek:
Yakınlarda oturuyor olmalı. Üstündekiler, mahalleye çıkarken giyilecek türden şeyler.
Peki, kadın yakında ama, adam nerede? Sabret, bulacağız…
Banktaki yeri dikkatimi çekiyor. Kenarında oturuyor. Galiba ayrılık burada yaşanmış. Kıl payı kaçırmış olmalıyım. Adam buradaymış!
Geri gelir mi acaba? Sanmam. kadın etrafına değil sürekli ufka bakıyor. Geri gelmesini beklemiyor.
Dayanamıyorum, yerimden kalkıp yanına gidiyorum. belki konuşmaya ihtiyacı vardır diye düşünüyorum. Ürkütmemek için çok özenli davranıyorum. Oturmama izin veriyor. Deminden beri düşündüklerimi söylüyorum. Hala dolu gözleriyle gülüyor. Geçen yıl trafik kazasında ölen arkadaşınından bahsediyor. Kaza bir yıl önce bu sıralar olmuş, meğer ona ağlıyormuş.
sakinleşene kadar bekleyip uygun bir dille soruyorum:
- Peki adam nerede?
- Adam yok diyor.
O da başka bir uygun dille
- Kimbilir belki şu an yanımda oturuyor diye ekliyor.
Comments Off | tags: adam, ağlamak, aşk, ayrılık, bank, deniz, göz, gözlük, güneş, kadın, park, sabah, sonuna kadar, yaş | posted in Uncategorized