Jan 26 2012

İyilik Güzellik – I

- Ben çiçekleri çok severim. Beni çok mutlu ederler. Bir dahaki sefere bana çiçek alır mısınız?

Kabul, her kadın çiçekleri sever ama onun gibi değil…

O günden beri, elimde çiçeklerle gidiyorum evine.

Tatlı kadın… İzin verse aşık bile olabilirdim. Altmışında bir güzel insan. Kocasını geçen sene kaybetmiş…

Bir röportaj için gitmiştim evine. Röportaj sonrası kapıda teşekkür ettiğimde, heyecanlı tedirgin bir ses tonuyla “Bu kadar mı?” demişti.

- Benim daha anlatacağım çok şey var. Lütfen yine gelin.

Anlamıştım. Yalnızlıktan sıkılmıştı. O tatlı sohbetini dinlemek bana ne kaybettirirdi ki? Yapacak daha iyi bir şeyim yoktu. Hem evim de yakındı. “Tamam” dedim. Haftada bir iki kere akşamları uğramaya karar verdim. Elim boş gittiğim bir kaç ziyaretimden sonra söyledi bu sözleri. Çiçekleri ne kadar sevdiğini…

- Öyle pahallı çiçekler istemem. Köşedeki çiçekçiye bana aldığınızı söylerseniz o size bir buket hazırlayıverir.

Altmış yılda hiç mi kirlenmez bir kadın? Hiç mi çirkinleşmez? Geri çevirebileceğim bir istek değildi bu. Doğrusu utandım. Bir kadını çiçek istemek zorunda bırakan kabalığıma kızdım. İki gün sonra, iş çıkışı, eve giderken elimde çiçeklerle çaldım kapısını. Dediği gibi yapmıştım. Köşede çiçek satan adamdan almıştım çiçekleri.

Çiçekçi de bir garipti. Parayı kabul etmedi. “Bu benden olsun, bir dahaki sefere  verirsiniz” dedi. Hiçbirşey anlamamıştım. Müşteriyi kendine bağlamak için geliştirilmiş bir taktik miydi bu acaba.

Kapıyı açtı. Oldukça özenli giyinmiş, hafiften bir makyaj yapmıştı. Çiçekleri görünce gözleri doldu.

- Aman Allahım ne güzel çiçekler bunlar! Çok teşekkür ederim.

Onun mutluluğunu görseydiniz anlardınız “Ben çiçekleri çok severim” derken ne demek istediğini.

Önce beni koltuğa buyur etti. Sonra, yaşına göre telaşlı adımlarla mutfağa gidip vazoya koyduğu çiçeklerle geri geldi. Yüzündeki tebessüm, yıllardır beklenen eski sevgiliye kavuşma anında görülebilecek türdendi. Benim gibi genç bir adama hizmet etmekten hiç gocunmadan, çayı ve kendi pişirdiği kurabiyeleri servis etti.

- Bir erkeği açken seni dinlemeye mahkum etmek ona yapılacak en büyük kötülüktür dedi gülümseyerek.

Kurabiyeler gerçekten çok lezzetliydi.

Hikayeler anlattı, dinledim. Yoğun duygularla geçen birkaç saatin ardından evime dönmek için kalktım. Bazen farklı bir yoğunluk kaplar ya içinizi, öyleydim. Hani hayatta bambaşka bir boyuta geçmiş gibi…

Kapıda ayakkabılarım giymeye hazır bir şekilde bana doğru çevrilmişti. Bu ne güzel bir gelenekti! Paltoma uzandı. Giymem için elinde tutuyordu. Bu yaşta bir kadının paltomu tutmasını kabul edemezdim ama ısrar etti. Reddetmek mi daha kibar bir davranış yoksa kabul etmek mi diye düşünürken kararlı bir tavırla “Bu evden hiçbir erkek paltosunu kendi giyerek çıkmadı” dedi. O paltomu tuttu ben giydim. O gün, bir garip sarıp sarmaladı yıllardır giydiğim o palto beni. Ayakkabılarımı bağlarken aynı telaşlı adımlarla mutfağa yöneldi.

- Bir saniye, bir saniye!

Küçük bir kese kağıdıyla geri geldi.

- Bir kaç kurabiye koydum. Evde çayla yersiniz.

Uzun zamandır kendimi hiç bu kadar özel hissetmemiştim. Birkaç güne tekrar görüşmek üzere, teşekkür edip ayrıldım.

 


Jul 25 2011

Şehrin Güzel Kızı

Şehre dair ne varsa üstünde taşıyordu. Saçında kumsalı, gözlerinde ışıltılı sokakları, adında denizi… Şehrin güzel kızıydı o. Şehir de güzeldi haliyle…

Hiç yoksa bile anlatacak bir kaç hikayesi vardı her zaman. Konuşmayı severdi.  Birşeyler analtıyorsa eğer, dinlemek öyle sadece sesini duymak değildi: Dudaklarıyla başlar cümleye, gözleriyle bitirirdi. Gamzesiyle anlatmaya başlar, saçını kulağının arkasına atarak nokta derdi… Onu dinlerken kendini vermelisin yani… Aklından geçenlere mukayet olmayı bilmeli, gözünle kulağınla dinlemelisin.

Suskunluğu en büyük eziyetti. Neyseki eziyet etmeyi pek sevmezdi.

İnsanlara güzelliğinden verecek kadar cömertti ama ondaki güzellik hiç eksilmezdi. Çünkü güzelliği sonsuz bir kaynaktan beslenirdi. Senin istediğin gibi değil kendi bildiği gibi sever, şarkılarımda şiirlerimde adı geçsin isterdi.

Mutluluğu o kadar derindi ki dünyadaki hüznü belirginleştirirdi. Sevgisi o kadar temizdi ki, sendeki kiri gösterirdi. İşte bu benim sevgilimdi, sev gitsin dedirtirdi…

Bitmeyebilirdi belki ama malesef bitmekteydi… Ayrılığın bile sonundaydık:

Henüz gözden kaybolmamış, hala birbirimize bakıyorduk.  Elime sığdırabildiğim kadar öpücük doldurup tüm gücümle ona fırlattım. Bir an yetişmeyecek sandım ama bütün o öpmeler ortalığa saçılmadan yakaladı. Az önce dudaklarımdaki aşk, az sonra onun avuçlarındaydı. Hafifçe araladığı avucundan dudaklarına yapıştım. Gerçekten öpsem bu kadar hissetmezdi sanki. Avuçlarında kalmış birkaç buseyi de yanaklarına sürüp  nemli gözlerle kendinden büyük bir gülücük fırlattı boşluğa. Birazı bana değdi bu gülücüğün, kalanı da etrafındakilere. Herkes şöyle bir gülümsedi. Hoşuma gitmedi bu durum. Herbirine tek tek bakıp toplamaya çalıştım benim olan gülücüğü. Ya onlar geri vermedi ya benim gözlerim yetişmedi ya da belki o gülücük tamamen benim değildi… Bilmiyorum…

Hani dokunsa ağlayacak olursun ya, bu veda çok dokundu bana. Ağladım… Ayrılığın tadını bilir misin? Tuzlu bir tadı vardı…

Gözden kaybolduktan sonra anlatılacak birşey yok. O yoksa hiçbirşey yoktu…

Aslında bitebilirdi … Hatta geri gelmese bitmişti. Yeni bir başlangıcın başındaydık:

Üstüm başım dağınık. Çat kapı geldi bana. Dürbününden ona bakıyorum. Kapımın ardında dünyalar güzeli; Başı hafifçe öne eğik, saçını düzeltiyor. Kapıyı açmam gerek ama onu izlemekten kendimi alamıyorum. Bir yaz akşamı kapımdaki… Dünyada hayat olduğunun ispatı… Bir  yaşam belirtisi…

Ah bir açsam kapıyı, daha neleri var… Daha güzel gözleri var, daha narin elleri var, daha büyük sözleri var…

Kalbimde tatlı bir telaş. Kalbim herşeyin farkında. Daha çok kan lazım vücuduma…

Hoşgeldin evime!

Sonra mı? Sonrasını anlatmamı isteme…

Çünkü gözlerim kendine sakladı gördüklerini. Dudaklarım bahsetmedi bile öpüldüklerinden. Kulaklarım hiçbirşey duymamış gibi yaptı.

Onunla bir hayat çok güzel yaşandı…


Jun 9 2011

Nehir

Yokluğun yosun kokuyor…

Sokaklarda yürüyorum. Yalnızlığımın geçit töreni için toplanmış insanlar sokaklara…

Köprülerden geçiyorum. Altında zamanın aktığı köprüler… Evet, zamanın dikine gidiyorum bu boşlukta.

Öyle görünüyor ki bir daha kesişemeyeceğiz seninle bu hayatta.

Zaman sadece ilerisi ve gerisi olan nehir mi acaba diye düşünüyorum. Sağa sola kıvrılmaz mı arada sırada?

Çünkü o zaman bir köprüde görebilirim belki seni…

Hemen şuradakinde gençliğini, güzelliğini; bir başkasında kim bilir kucağında bebeğini…

Zaman hiç sağa sola kıvrılmaz mı acaba…

Kıvrılıyor!

Yosun kokuyor hava ve derin bir sessizlik var yanımda.

Bir köprünün tam ortasında, durup aşağıya bakıyorum. Genç bir kadın geçiyor. Sırt üstü bırakmış kendini akıntıya. Yüzünde heyecanlı bir tebessüm var. Keyfi yerinde gibi görünüyor buradan bakınca. Nefes almak için ağzını aralıyor. Bir kaç damla anı kaçıyor boğazına. Zaman hızlı akıyor burada.

Bir taş fırlatıyorum akıntıya… Açıyor gözlerini genç kadın. Kalbim her zamankinden daha hızlı atıyor. Göz göze geliyoruz. Heyecanlı tebessümü dudağında gözünde, büyüyüp koca bir gülümsemeye dönüşüyor.

O akıyor, bense duruyorum. Koşup kıyısına iniyorum. Dedim ya zamanın hızlı aktığı bir yer burası. Gözden kayboluyor…

Ritmik bir akıntı sesi kalıyor geriye. Biraz ürkek, kapatıp gözlerimi, yavaşça daldırıyorum elimi içine… Özlediğim bir kaç serin an geliyor elime, ama hepsi bu…

Buruk bir keyifle, tekrar çıkıyorum köprünün üstüne. Daha fazla dayanamayacağım bu boşluğa. Geriye doğru bir kaç adım atıp atlıyorum zamanın içine tüm gücümle.

Anlat bu masalı gördüklerine:

Zamanın birinde genç bir adam varmış. Masal olacağını bile bile tekrar  yaşamaya başlamış diye…


Jun 1 2011

Çakırkeyif Yazılar – Gülen Gözler

- Çünkü bütün mesele onun gülen gözlerinin karşısındaki olabilmekte….
Uyandığımdan beri bu cümlenin etrafında dönüyorum. Öncesini bildiğim ama bu cümleden sonrasını hatırlayamadığım bir hikayeyi tamamlamaya çalışıyorum.
Bir kez daha baştan alalım:
Herkese yetecek aklını, alkolle seyreltip üstüme döktü tüm gece. İçmiyor olsak, ne onun ağzına sığardı düşündükleri, ne benim kulağım alırdı söylediklerini. Anlayacağın, pek ayık kafayla konuşulacak şeyler değildi… Ama içiyorduk. İçiyor ve içleniyorduk…
Uzun ve tutkulu sohbetlerden sonra, bir kac yudumluk sessizligi bozan hep o oluyordu:
- Bunları konuşmak için mi sarhoş olduk, yoksa sarhoş oldukta mı bunları konuştuk?
İşte yine yapıyor! Muhabbet ne zaman koyulaşsa, böyle garip sözlerle seyreltiyor. Bir şekilde sürekli tavşan kanı kıvamında tutuyor sohbeti.
Oldukça garip bir konuşma dizgisi var; Takip etmesi zor… En son söyleyeceği ile başlıyor söze. Yani önce nereye varacağını gösteriyor, sonra koyuluyor yola. Bana da onu takip etmek düşüyor. Bazen kaybediyorum. Sonra bir bakıyorum yol kenarında bekliyor beni. Yalan değil, zorlanıyor, yoruluyorum peşinden giderken…
Keyfimin çakır olduğu andayım. İşte tam bu anda geliyorsun aklıma. Bastırdığım yerden çıkarıryorsun başını. Gülümsüyorsun bana. Başımda tatlı sarhoşluğun…
- Seviyorum ben bu şehrin sarhoşluklarını… Konular paylaşılmıştır bu şehirde. Çoğuna çay, kahve eşlik eder ama alkolle konuşulur en inceleri…
İnsanları konuşuyorduk en son. Konu nasıl sana geldi hatırlamıyorum ama  eminim ben tutup elinden sürükleye sürükleye getirmişimdir seni masaya… O da başlamıştır anlatmaya. Ben anlatmışımdır sonra:
- Çok üzdüm onu ama…
Sonra o:
- Çünkü bütün mesele onun gülen gözlerinin karşısındaki olabilmekte….
Sonrası yok.
Peki ben nasıl geldim sana?
Aslında tahmin etmesi çok zor değil. Kendimden geçmişimdir ve aramışımdır seni. Ağlamışımdır biraz sana. Ben ağlamışımdır da, sen kıyamamış olabilir misin bana?
Sarhoşken aranan eski sevgili, taze sevgisizin tekrar sevdiği görülmüş şey mi?
Peki ben nasıl düştüm kucağına?
Şimdi ne yapmalı acaba? Hareket etsem uyanacaksın. Uyanınca ne yapacaksın? Bilmiyorum ama korkuyorum…
Kapatıyorum gözümü ve hatırlamaya çalışıyorum…
Geri dönüyorum tekrar o geceye. En baştan başlıyoruz içmeye, konuşuyoruz herşeyi birbir yine, konu ağırlaşıyor biz hafifledikçe ama yükümüz hep aynı… Yine geliyoruz sana… Sonra bir süre konuşuluyorsun masada, sonra…
“…Bütün mesele gülen gözlerinin karşısındaki olabilmekte.”
Ötesi?
Yok…
Hep uyuyacak değildi ya, uyandı. Mesafeli ama iyi davrandı. Mahçup özrümü hissiz bir önemli değille geçiştirdi. Her halinden belliydi, önemli değildi. Ben de dahil hiçbirşey önemli değildi…
Kapıda beni yolcularken, gülüyormuş gibi hayal ettim donuk gözlerini. Bu ifade çok yakıştı ona. Gülümsedim, gittim…

Mar 9 2011

Evcil

- Kaç kere söyledim sana, kelimelerle oyun oynama diye, dinlemedin!

Öyle çok kızıyorum ki kendime…  Net bir sevgi sözcüğü dökülemedi gitti  dudaklarımdan. Aşka giden yolu hep uzun oldu kalbimin. ‘Seni’ ile ‘seviyorum’ un arasına o kadar çok kelime koydum ki o, bahsi geçen ‘sen’ in  kendisi olduğunu, bense sevdiğimi unuttum. O kadar uzundu ki cümle, seviyoruma varamadan bitti herşey.  Gitti…

Sonra boşlukta, yalnızlığımın orta yerinde, cılız bir ‘seviyorum’ duyuldu. Ne kimi olduğu belli, ne de kime dendiği…

- Yeterince dinledi beni.

- Evet, belki gitmese, o uzun cümlen hiç bitmeyecekti.

- Ne yani ‘iyi ki gitti’ mi?

Yokluğunda, böyle çok konuştum kendimle. Sonra oturdum, bir başıma sevdim onu. Sanki o hala beni seviyormuş gibi, sanki hiç gitmemiş gibi… Uzatmadan, kısa kısa sevdim. İçimdeki, bir türlü eğer vurulamayan, o vahşi sevgiyi evcilleştirdim.

Bütün bunlar, onun karşısına dikileceğim an için yaptığım hazırlıklardı. Sonra bindim o evcilleşmiş sevgimin üstüne; Gittim yanına. Kendimden emindim. Geçen konuşmanın sonuna ekleyemediğim cümleyle başladım söze:

- Seni Seviyorum.

Ben kendimden emindim ama o değildi. Dudaklarında gülümsemeye dönüşmek üzere olan mutluluğunu tekrar içine hapsetti. Mesafeli bir şekilde;

- Ben de seni seviyorum. dedi.

Hala kırgın ama çok özlemiş beni. Öpücüğü söyledi bunu. Merak etmesin dedim; Bu sefer merak etmesin…


Jan 16 2011

Fal

- Şu an bir yol ayrımındasın. Önündeki iki yoldan birisini seçeceksin. Seçtiğin yolun seni nereye nasıl götürdüğünü bileceksin ama diğer yolu

seçseydin nerelerden geçip nereye varacağını hiç öğrenemeyeceksin. Şimdi bir seçim yapman gerekiyor.

İçinde bulunduğum durumu ortaya koyan kısa bir özetti bu söyledikleri.

Bir kafedeyim. Orta şekerli kahvemi bekliyorum. Türk Kahvesi, pişirilmesinden fincana doldurulmasına, tepsiye konulmasından servis edilmesine kadar her anı özenli tek içecek sanırım. Bir süre köpüğüne bakıp hayaller kuruyorum. Küçücük bir fincanın üstüne bütün hayallerimi sığdırıyorum. Köpüğün dağılmaya başlamasıyla beraber alt dudağımı fincanına dayayıp usulca o hayalleri içime çekiyorum. Her yuduma cevap bekleyen bir soru eşlik ediyor ve bitiyor. Orada işte: Yaşadıklarım ve yaşayacaklarımdan süzülmüş herşey fincanın dibinde… Hayatımın okunabilir bir resme dönüşmesi için ritüeli eksiksiz yerine getiriyorum. Fincanı kapatıyor ve soğumasını bekliyorum.Fincan soğudukça ben de üşüyorum. Birazdan yüzleşeceklerimin tedirginliği, bende ürperti olarak vücut buluyor.

- Merhaba.
Onu farketmedim bile…. O bunu farketmiş ama:
- Ne kadar ilerisini düşünüyorsun öyle. Gel şimdi şöyle, bir bakalım geçmişine, bugününe.

Ve başlıyoruz:
Fincanla tabağını sıkı sıkıya birbirine bağlayarak kendini kapatmış hayatım. Eliyle tabağı masaya sabitleyip ayırıyor içimi. Damlayan sıkıntılı anlarımı usulca sıyırarak hayatımı avucunun içine alıyor. Anlatmaya başlıyor. Kitabın kahramanına hikayesini anlatan bir okur gibi başlıyor yaşadığım hayatı bana tekrar anlatmaya. Ama nasıl yapabilir ki? Basılmamış bir kitap nasıl okunabilir ki?
Onun beklediği işaret tam da bu: Şaşkınlığım. Ve başlıyor bu günlerimden bahsetmeye:

- Şu an bir yol ayrımındasın. Önündeki iki yoldan birisini seçeceksin. Seçtiğin yolun seni nereye nasıl götürdüğünü bileceksin ama diğer yolu seçseydin nerelerden geçip nereye varacağını hiç öğrenemeyeceksin. Şimdi bir seçim yapman gereki

yor.

Yine bildi… Şimdi tek istediğim geleceğe dair bir kaç ipucu vermesi.

- Seçtiğin yol sana birçok tereddüt yaşatacak ama tercihinin doğru olduğunu bir kaç yıl sonra anlayacaksın…

Biraz da tabaktan günlük hayatıma ilişkin basit bir kaç eğlenceli şey söyledi ve ifadesiz bir yüzle masadan kalktı. Sonra arkasını döndü ve
- Yine gel, daha yaşayacağın çok şey var
dedi ve gitti.


Nov 24 2010

Otopsi

Soğuk… Çok soğuk…Bir sedyenin üstündeyim. Tenimde gezinen plastik kaplı bir el var.

Öleli bir kaç gün olmuş sanırım. Kim görmeye geldi acaba beni? Acaba kim “Evet, O” deyip teşhis etti? Yaşım daha gençti… Niye öldüm peki?

Islak bir pamukla, boynumdan başlayarak göbeğime doğru, yavaş yavaş siliyor beni. Baş parmak hariç plastik kaplı diğer dört parmak, silmeye başladığı yerde. Biraz aşağısına incecik bir soğukluk. Sanırım, bu o neşter dedikleri… Bastırmaya başlıyor. Eli titriyor. Galiba onun daha çok canı yanıyor. Sonra tek bir hamlede göğsümden aşağıya kesiliyorum. Benim ilk kez yaşadığım bir his bu: Biraz canım yanıyor, biraz şaşkınlık veriyor, biraz üzüyor, kesilen yerde ince bir sızı oluyor ama hemen geçiyor. Metalin tenime sürtünmesinden korkunç bir ses çıkıyor. Kulağım duymasın istiyorum ama olmuyor.

Ölmeyebilir miydim ki?
Garip bir haldeyim. Hiçbirşey için, hatırlamak için bile zorlayamıyorum kendimi. Deniyorum ama olmuyor. Neden öldüğümü bir türlü hatırlayamıyorum.
Ben bunlarla oyalanırken biraz daha sert duygular eşliğinde içim açılıyor. Soğuk hava çarpıyor ciğerlerime. Hasta olmam herhalde…

Hemen peşinden, kalbime, bir kaç damla tuzlu su düşüyor. Galiba bu göz yaşı çünkü yaşların tadı ağzıma geliyor. Damlalar sıklaşıyor. Kalbim sırılsıklam.Biraz ısınıyor ama tuz içimi yakıyor.
Birbirine çarpan metallerin sesi çalınıyor kulağıma. Birşeyler yere dökülüyor. Derinlerden, kendini yırtarak ağlayan bir bedenin çığlıklarını duyuyorum. Az önce içime ağlayan kişi bu. Odanın bir köşesinde kendini paralıyor. Sonra o çığlıklar yaklaşıp boğazıma sarılıyor.Bu sefer eldivensiz… Elleriyle başımı kucağına alıyor.

Bu dokunuş… Bu dokunuşu hatırlıyorum!
Bu dokunan… Bu dokunanı tanıyorum!
Ben öldüm… Doktor sevgilim bana otopsi yapıyor ve ölüm sebebimi araştırıyor.
Gözleriyle kapalı gözlerime, ağzıyla kulağımın içine ağlıyor…
Neden öldüğümü kimse bilmiyor!
Kimse nedenini bilmiyorsa, neden öldüm ki?
 

Nov 18 2010

Giderken

“Herşeyim bir bir silinecek aklından biliyorum ama iyi birisi olduğumu hiç aklından çıkarma. İlla unutacaksan beni, en sona bırak gülen gözlerimi.”

Dedi, gülümsedi ve gitti…

O istememişti gitmeyi; Devam etmek için herşeyi denemişti. Aslında sorun bendeydi ama bu onun hiç umrunda değildi. Sorun bende diye, iyi mi hissetmeliydi kendini? Hissetmedi…

Giderken, onu ilk gördüğüm günkü gibi içimi titretti.

Şu an onu ilk gördüğüm anı düşünüyor olmam normal mi?
Bir yazar aşkı şöyle tarif etmişti: ” Bir insan eksilir hayatınızdan, dünya çölleşir”
Sanırım onun yaşadığından daha farklıydı aşkım. Gidince değil, gelince anlamıştım yaşadığımın aşk olduğunu ve her anından sonsuz haz almıştım. Bir insan girmişti hayatıma ve dünya cennetti.


Öyle ince, öyle hassastı ki severken, hiç bir şey talep etmeden sadece sevdi. Yanımdayken doyumsuz anlar verdi. Bağlı kılıp bağımlılık yaratmadan sevdi. Onun sevme şeklinin doğal bir sonucuydu şu anki halim. Yine de gidince dimdik ayakta kalmış olmak rahatsız etti beni.

Yaşattığı bütün güzel günleri geceleri bana bırakıp, hiçbirşeyi kırıp dökmeden, sorgulamadan, canımı yakmadan, öylece gidiyor…

Sokağın köşesinden döneli birkaç dakika olmuştu. Yetişirim umuduyla koşmaya başladım. Yetişsem ne diyeceğimi bilmiyordum. Nefes nefese köşeyi dönünce, sırtını duvara yaslamış, yere çömelmiş, dizlerine kapanmış, hıçkıra hıçkıra ağlarken buldum onu. Ne yapacağımı bilemedim. Geri adım atıp köşenin diğer kenarına sırtımı dayadım. Aynı onun gibi yere çömeldim. Onun feryat figan ağlayışı değdiği her yeri yırtıyordu. Bense onu dinleyerek sessizce kanadım.

O ağladıkça ben kendimden nefret ettim. Susması için Allaha yalvardım. Susmadı..


Oct 26 2010

Yalan

- Çok güzel görünüyorsun!
Kollarımda uykuya dalmadan önce, ona söylediğim son sözdü bu…
Aynı kafede oturmaktan da, saatlerdir tartışmaktan da sıkıldım. Ne o beni anlayacak, ne de ben ona hak vereceğim.  “Yıllardır deniyorsun, kime neyi anlatabildin ki…” diye geçiriyorum aklımdan. Umudum kırılıyor, hevesim kaçıyor. Birşey anlatmak istemiyorum artık. Hemen farkediyor bunu ve üstüme gelmeye devam ediyor:
- Neden konuşmuyorsun?

Tam bu sırada mekanın önünde bir araç duruyor. İçinden, gideceği masayı bilen bir adam iniyor. Yan masamızdaki çift onu görüp hareketleniyor. Onlara doğru yöneliyor. Kadın bağırmaya başlıyor:
- Yapma…
Adam, aynı kararlılıkta yürümeye devam ediyor. Bu sefer bağırarak:
- Yapma, kulun kölen olayım yapma!
Şu an senin beklediğin gibi ben de, acaba ne yapacak diye ilgiyle izliyorum. İkimiz de ne olduğunu bilmediğimiz o şeyi yapmasını istiyoruz. Bizi kırmıyor.

Adam silahına davranıyor. Kadın adamın üstüne atlayıp durması için yalvarmaya devam ediyor.; Silaha uzanmaya çalışıyor. BAM! Bir el silah sesi duyuluyor.
-HAYIIIR!
Sevgilim vuruluyor! Benim sevgilim vuruluyor!
- HAAAYIIIIR!
Sarılıyorum, kollarıma alıyorum. Donuk bir ifadeyle bana bakıyor.
- Yardım edin! Ölüyor!
Fazla canı yanıyor gibi durmuyordu ama ben bağırınca kaşlarını çatıyor.
Boynundaki kana göz yaşım damlıyor. Sevgilim ölüyor!
Ne söylemeliyim? O gidiyor!
Kanı elimde, elim saçlarında, yüzünde… Okşuyor, seviyorum… Onu ilk gördüğüm günkü yüzünü hatırlıyor, gülümsüyorum:
- Çok güzel görünüyorsun.
Ona ilk defa yalan söylüyorum. Onu bir yalanla yolculuyorum. Gülümsüyor.
Gidiyor. Bir girdabın merkezi oluyor, herşey ona doğru çekilip onunla beraber gidiyor.

Nefes almıyorum. Onunla beraber ölmek istiyorum; Olmuyor… Ölemiyorum.

O ise kollarımda ölüyor…


Sep 6 2010

Çakırkeyif Yazılar – Zaman

“Zamanı durdurmak istiyorum”
Basit bir istekti benimkisi. Elbette basit olan istemekti. Gerçekleşmeyeceğini bile bile istersin ya bazen, bu da öyle bir şeydi…
Konuk olmayı sevdiğim bir yerdeyim. Burası güzel sohbetler demek. Uzun geceler ve kırmızı şarap demek. Ben değil, O demek. Sürekli o gece konuşulanları düşüneceğin, bir haftanı kaplayacak bir gece demek.
Yazılı olmayan kuralları var bu gecelerin:
Kural bir: Kimse kendi aklındakini konuşmuyor. biri nereden başlarsa diğeri oradan devam ediyor. Ben  konuyu açıyorum, o konuşuyor; O istediği konuya giriyor, ben anlatıyorum….
Kural iki: Asılmak yok… Dokunmak var, okşamak yok; Yaslanmak var, sarılmak yok; İstemek varsa da, bunu söylemek yok…
Kural üç: Birşey beklemek de yok, eli boş gelmek de; Ne içersin demek de yok, kırmızı şaraptan başka birşey istemek de…

Yine uzun sohbetlerin ardından, halının üstünde birbirimize yaslanmış şaraplarımızı yudumluyoruz. Konuşmalar iyice yavaşlamış. Kahkahanın mesaisi bitmiş, tebessüm işbaşı yapmış. Son cümle kimbilir ne zaman söylenmiş. O cümleden hareketle nerelere varılmış…
Onu bilmem ama ben yasak  yerlerdeyim. Şarap, düşüncelerime rengini vermeye başladı  anlaşılan. Hiç bozulmamış kuralları bu gece galiba bozacağım. Başım omuzuna yaslıyken dudaklarımı boynuna doğru kaydırıp kulağına doğru tırmanıyorum. Öyle keyfim yerinde ki:
- Zamanı durdurmak istiyorum.
Tepki vermiyor. Beni usulca kanepeye devredip ayağa kalkıyor. İçeri gidip elinde fotoğraf makinasıyla geri geliyor. Omuzunu tekrar başımın altına yerleştiriyor. Başını başıma yaslıyor. Elini götürebildiği kadar uzağa götürüp bir kare resmimizi çekiyor. Makinayı kendine çevirip resme bakıyor:
– Zamanı durduran makina bulundu aslında ama kimse neden göremiyor?

O kuralı bozmuyor. Sarhoşluğuma veriyor…