Jan 26 2012

İyilik Güzellik – I

- Ben çiçekleri çok severim. Beni çok mutlu ederler. Bir dahaki sefere bana çiçek alır mısınız?

Kabul, her kadın çiçekleri sever ama onun gibi değil…

O günden beri, elimde çiçeklerle gidiyorum evine.

Tatlı kadın… İzin verse aşık bile olabilirdim. Altmışında bir güzel insan. Kocasını geçen sene kaybetmiş…

Bir röportaj için gitmiştim evine. Röportaj sonrası kapıda teşekkür ettiğimde, heyecanlı tedirgin bir ses tonuyla “Bu kadar mı?” demişti.

- Benim daha anlatacağım çok şey var. Lütfen yine gelin.

Anlamıştım. Yalnızlıktan sıkılmıştı. O tatlı sohbetini dinlemek bana ne kaybettirirdi ki? Yapacak daha iyi bir şeyim yoktu. Hem evim de yakındı. “Tamam” dedim. Haftada bir iki kere akşamları uğramaya karar verdim. Elim boş gittiğim bir kaç ziyaretimden sonra söyledi bu sözleri. Çiçekleri ne kadar sevdiğini…

- Öyle pahallı çiçekler istemem. Köşedeki çiçekçiye bana aldığınızı söylerseniz o size bir buket hazırlayıverir.

Altmış yılda hiç mi kirlenmez bir kadın? Hiç mi çirkinleşmez? Geri çevirebileceğim bir istek değildi bu. Doğrusu utandım. Bir kadını çiçek istemek zorunda bırakan kabalığıma kızdım. İki gün sonra, iş çıkışı, eve giderken elimde çiçeklerle çaldım kapısını. Dediği gibi yapmıştım. Köşede çiçek satan adamdan almıştım çiçekleri.

Çiçekçi de bir garipti. Parayı kabul etmedi. “Bu benden olsun, bir dahaki sefere  verirsiniz” dedi. Hiçbirşey anlamamıştım. Müşteriyi kendine bağlamak için geliştirilmiş bir taktik miydi bu acaba.

Kapıyı açtı. Oldukça özenli giyinmiş, hafiften bir makyaj yapmıştı. Çiçekleri görünce gözleri doldu.

- Aman Allahım ne güzel çiçekler bunlar! Çok teşekkür ederim.

Onun mutluluğunu görseydiniz anlardınız “Ben çiçekleri çok severim” derken ne demek istediğini.

Önce beni koltuğa buyur etti. Sonra, yaşına göre telaşlı adımlarla mutfağa gidip vazoya koyduğu çiçeklerle geri geldi. Yüzündeki tebessüm, yıllardır beklenen eski sevgiliye kavuşma anında görülebilecek türdendi. Benim gibi genç bir adama hizmet etmekten hiç gocunmadan, çayı ve kendi pişirdiği kurabiyeleri servis etti.

- Bir erkeği açken seni dinlemeye mahkum etmek ona yapılacak en büyük kötülüktür dedi gülümseyerek.

Kurabiyeler gerçekten çok lezzetliydi.

Hikayeler anlattı, dinledim. Yoğun duygularla geçen birkaç saatin ardından evime dönmek için kalktım. Bazen farklı bir yoğunluk kaplar ya içinizi, öyleydim. Hani hayatta bambaşka bir boyuta geçmiş gibi…

Kapıda ayakkabılarım giymeye hazır bir şekilde bana doğru çevrilmişti. Bu ne güzel bir gelenekti! Paltoma uzandı. Giymem için elinde tutuyordu. Bu yaşta bir kadının paltomu tutmasını kabul edemezdim ama ısrar etti. Reddetmek mi daha kibar bir davranış yoksa kabul etmek mi diye düşünürken kararlı bir tavırla “Bu evden hiçbir erkek paltosunu kendi giyerek çıkmadı” dedi. O paltomu tuttu ben giydim. O gün, bir garip sarıp sarmaladı yıllardır giydiğim o palto beni. Ayakkabılarımı bağlarken aynı telaşlı adımlarla mutfağa yöneldi.

- Bir saniye, bir saniye!

Küçük bir kese kağıdıyla geri geldi.

- Bir kaç kurabiye koydum. Evde çayla yersiniz.

Uzun zamandır kendimi hiç bu kadar özel hissetmemiştim. Birkaç güne tekrar görüşmek üzere, teşekkür edip ayrıldım.

 


Dec 31 2011

İyi Seneler

Para üstünü uzattı,

- Teşekkürler, iyi seneler…

- Size de iyi seneler.

Yılın son günüydü. Son müşteri de çıktı kapıdan. Yorulmuştu. Ne gündü ama…

Ağır adımlarla dışarı çıktı. Dükkanın önünü süpürdü. Sonra, elinde süpürge kalabalığı seyre daldı. Herkes alışverişte, herkeste telaşlı bir neşe…

O gün dükkana gelen Bey amcanın anlattıklarını düşündü.

“Kapitalizmin oyunu bütün bunlar!”

“Şeytan tam kaybediyordu ki kapitalizmi keşfetti. İnsanlar parayı kendilerine peygamber seçti. Hayatlarına para yön verdi.”

Ne oyunmuş ama… Kalabalığa bakınca şeytanın oyununa dair hiçbir emare göremedi. Herkes mutlu, herkes keyifliydi.

Ama Bey amca diyordu ki,

“Hem doğanın hiç haberi yok bütün bu teraneden! Yılın son günüymüş, ilk günüymüş kime ne…”

Amca haklı olabilirdi belki ama insanlar bu tabiatın önemli bir parçası değil miydi? Karşı çaprazdaki kasaba takıldı gözleri. Hindilerin bir şekilde haberi oluyordu bu günden. Yılbaşı süsleri satan yan komşuya baktı sonra. Çam ağaçları da haberdardı olan bitenden.

İnsanlar, çam ağaçları ve hindiler… Tabiatın haberi vardı!

Yıllarca bu doğanın insanlarıydık ama artık bu insanların doğasındaydık…

Biraz üşümeye başladı. İçeri gidip üstünü değiştirdi. Patronun yanına gidip yeni yılını kutladı.

- Ben çıkıyorum patron. İyi yıllar.

- Mutlu seneler! Ailene de selamlar.

Masada önceden hazır ettiği zarfı uzattı.

 - Bu senin. Küçük bir yılbaşı ikramiyesi…

Patron iyi birisiydi. Yıllardır aylığını verir, bir kere bile açıktan uzatmamıştı parayı. Teşekkür etti…

Dışarı çıkıp kalabalığa karıştı. Az önce tezgah arkasında satıcıydı şimdi ise kalabalık bir başka tezgahın önünde müşteri. Günlerdir cesaretini toplamaya çalışıyordu bu an için.

İçeride yılbaşı şarkıları çalıyordu. Kasadaki kıza parayı uzattı. Kız seslendi,

- Ne alıyoruz buradan?

Elindekini gösterdi. Kız yine aynı yüksek ses tonuyla,

- Bir kırmızı don, 15 lira.

Para üstünü alana kadar geçen süre yılın en uzun anıydı onun için.

Eve gidince karısına hediyesini verdi. Paketi açan karısı şaşkındı,

- Kırmızı don?

Adam güçlükle gülümseyebildi. Bu adama bir haller oluyor diye düşündü kadın. İlk defa yeni yıla kıçında kırmızı donla girdi.

Ne donmuş ama…


Dec 7 2011

Altın Yaz

- Aşkın zengin, ayrılığın fakir olur senin!

Böyle demişti yıllar önce ona ilanı aşk eden adama.  Aşık adamın ağzı iyi laf yapar ya, hemen cevaplamıştı:

- Sen bunu niye dert ediyorsun ki… Aşkım senin, ayrılığın benim nasıl olsa… Bırak onu ben düşüneyim, sen tadını çıkartsana! 

Çok fazla direnmedi kadın:

- Olmaz öyle, hayat müşterek. Aşkı da ayrılığı da bölüşeceğiz!

Adam, bu lafının üstüne tüm gücüyle sarıldı kadına. Dudaklarını kadının omuz çukuruna dayadı, gözlerini kapattı. Çenesini güçlükle adamın omuzuna atabilmişti kadın. Gözlerini açtı.

Gökyüzünde rüzgardan hışırdayan ağaç yaprakları…

O sırada parktan geçmekte olan yaşlı adam uzun uzun baktı bu sarmaş dolaş çifte. Sonbahardı; Aşkın öyle ortalıkta cirit attığı bir mevsim değildi yani. Bastonuyla ağaçları gösterip,

- Rüzgardan saçları dağılan sarışın çocuklar bunlar diye seslendi ihtiyar.

Birbirlerini bırakmadan yaşlı adama döndüler:

- ‘Altın yaz’ bunun adı… diye bağırdı ve yoluna devam etti

Ağaçların dallarında, yollarda, kaldırımda, bankta altın sarısı sonbahar yaprakları…

Altın yazda başladı aşkları.

Aylar sonra, mevsim yalancı bahardı.

İkisi de sözünü tutamadı. 

- Hoşçakal! dedi ve uzaklaştı kadın.

Adam arkasından ağlamaklı bağırdı:

- Neden?

Kadın, aşkını geri isteyen adama, ondan geriye kalan fakir ayrılığı fırlattı.

Altın yazda başladı aşkları…

Aşk böyle bir şeydi. Yaprağın kurumasına değil altın sarısı rengine odaklanmaktı…

Ama marifet aşık olmakta değil, aşkı yaşamaktaydı. 

Adam kadına, ihtiyar hep hayata aşıktı. Kadınlarsa aşık olduğu o koca hayatın küçük ama güzel bir parçasıydı…


Sep 8 2011

Yoğun Bakım

Günlerdir yoğun bakımdayım. Sorun kalbim… Ne teşhis koyabiliyorlar, ne de bir çözüm bulabiliyorlar. Testler, kontroller… İlaç vermeden sadece gözlemliyorlar.

Kalbim aksak bir ritimde çalıyor hayat albümümün son şarkısını. Oysa benim derdim başka. Ben eski sevgililerimi düşünüyorum. Kimler dinledi onun şarkılarını? Hangi sevgililer eşlik etti onun ritimlerine?  Onların da kalbi attı mı aynı ritimde?

Kontrol zamanı… Kalabalık bir grup giriyor odaya. Bulguları tartışıyorlar. Bu sefer sessizce dinleyeyim diyorum ama yine dayanamıyorum:

- Doktor sen ne anlatıyorsun! Bir kadın, almış eline kalbimi, olanca gücüyle sıkıyor diyorum! Kan sızıyor parmaklarının arasından diyorum. Benim kanım…

Tepki vermeden tartışmaya devam ediyorlar. Söylediklerimi kimse duymuyor!

- Canım çok yanıyor. Uyutun beni, ilaç verin bana! Hissetmeyeyim bunları, bilmeyeyim kalbimin acıdığını!

Öğrencilerden birisi kalp ritmimin düzensizliği ile ilgili bir tespitte bulunuyor ve profesörün takdirini kazanıyor.

- Bana neyin iyi geleceğini biliyorum, çekilin başımdan! İstemiyorum testlerinizi. Bırakın beni!

Bütün bu hortumları kabloları söküp, koşarak burayı terketmek istiyorum ama nafile kıpırdayamıyorum.

- Onu getirin bana. Son kez dokunsun bana. Hissetsin, hissedeyim… Kimse duymuyor ki sesimi!

Bir süre daha tartışıp odayı terkediyorlar. Bir kaç tıbbi cihaz sesiyle başbaşa kalıyorum yine…

Bitkisel hayat diyorlar bulunduğum duruma. Ben güneşe bile dönemiyorum oysa.

Sanırım artık yaşadığım hayatla yüzleşmenin vakti geldi. şu anki yalnızlığıma bakılacak olursa, kendimiz çalıp kendimiz oynamışız yıllarca.

Bu gerçek kalbimi hızlandırıyor. Hemşireler odaya dalıyor. Doktora telefon açılıyor. Koşarak odaya giriyor doktor.

-Doktor, anlatmaya çalıştım ama dinlemedin ki… Benden bu kadar doktor, hoşçakal!

Gitgide hızlanan, sonra aniden biten bir parçaymış son şarkım. Kendim çalıp kendim oynamışım yıllarca. Bütün sevgililerim; Bu son şarkı onlara…

Melek falan gelip almıyor beni. Yalnız gidiyorum öteki dünyaya…


Jul 25 2011

Şehrin Güzel Kızı

Şehre dair ne varsa üstünde taşıyordu. Saçında kumsalı, gözlerinde ışıltılı sokakları, adında denizi… Şehrin güzel kızıydı o. Şehir de güzeldi haliyle…

Hiç yoksa bile anlatacak bir kaç hikayesi vardı her zaman. Konuşmayı severdi.  Birşeyler analtıyorsa eğer, dinlemek öyle sadece sesini duymak değildi: Dudaklarıyla başlar cümleye, gözleriyle bitirirdi. Gamzesiyle anlatmaya başlar, saçını kulağının arkasına atarak nokta derdi… Onu dinlerken kendini vermelisin yani… Aklından geçenlere mukayet olmayı bilmeli, gözünle kulağınla dinlemelisin.

Suskunluğu en büyük eziyetti. Neyseki eziyet etmeyi pek sevmezdi.

İnsanlara güzelliğinden verecek kadar cömertti ama ondaki güzellik hiç eksilmezdi. Çünkü güzelliği sonsuz bir kaynaktan beslenirdi. Senin istediğin gibi değil kendi bildiği gibi sever, şarkılarımda şiirlerimde adı geçsin isterdi.

Mutluluğu o kadar derindi ki dünyadaki hüznü belirginleştirirdi. Sevgisi o kadar temizdi ki, sendeki kiri gösterirdi. İşte bu benim sevgilimdi, sev gitsin dedirtirdi…

Bitmeyebilirdi belki ama malesef bitmekteydi… Ayrılığın bile sonundaydık:

Henüz gözden kaybolmamış, hala birbirimize bakıyorduk.  Elime sığdırabildiğim kadar öpücük doldurup tüm gücümle ona fırlattım. Bir an yetişmeyecek sandım ama bütün o öpmeler ortalığa saçılmadan yakaladı. Az önce dudaklarımdaki aşk, az sonra onun avuçlarındaydı. Hafifçe araladığı avucundan dudaklarına yapıştım. Gerçekten öpsem bu kadar hissetmezdi sanki. Avuçlarında kalmış birkaç buseyi de yanaklarına sürüp  nemli gözlerle kendinden büyük bir gülücük fırlattı boşluğa. Birazı bana değdi bu gülücüğün, kalanı da etrafındakilere. Herkes şöyle bir gülümsedi. Hoşuma gitmedi bu durum. Herbirine tek tek bakıp toplamaya çalıştım benim olan gülücüğü. Ya onlar geri vermedi ya benim gözlerim yetişmedi ya da belki o gülücük tamamen benim değildi… Bilmiyorum…

Hani dokunsa ağlayacak olursun ya, bu veda çok dokundu bana. Ağladım… Ayrılığın tadını bilir misin? Tuzlu bir tadı vardı…

Gözden kaybolduktan sonra anlatılacak birşey yok. O yoksa hiçbirşey yoktu…

Aslında bitebilirdi … Hatta geri gelmese bitmişti. Yeni bir başlangıcın başındaydık:

Üstüm başım dağınık. Çat kapı geldi bana. Dürbününden ona bakıyorum. Kapımın ardında dünyalar güzeli; Başı hafifçe öne eğik, saçını düzeltiyor. Kapıyı açmam gerek ama onu izlemekten kendimi alamıyorum. Bir yaz akşamı kapımdaki… Dünyada hayat olduğunun ispatı… Bir  yaşam belirtisi…

Ah bir açsam kapıyı, daha neleri var… Daha güzel gözleri var, daha narin elleri var, daha büyük sözleri var…

Kalbimde tatlı bir telaş. Kalbim herşeyin farkında. Daha çok kan lazım vücuduma…

Hoşgeldin evime!

Sonra mı? Sonrasını anlatmamı isteme…

Çünkü gözlerim kendine sakladı gördüklerini. Dudaklarım bahsetmedi bile öpüldüklerinden. Kulaklarım hiçbirşey duymamış gibi yaptı.

Onunla bir hayat çok güzel yaşandı…


Jun 9 2011

Nehir

Yokluğun yosun kokuyor…

Sokaklarda yürüyorum. Yalnızlığımın geçit töreni için toplanmış insanlar sokaklara…

Köprülerden geçiyorum. Altında zamanın aktığı köprüler… Evet, zamanın dikine gidiyorum bu boşlukta.

Öyle görünüyor ki bir daha kesişemeyeceğiz seninle bu hayatta.

Zaman sadece ilerisi ve gerisi olan nehir mi acaba diye düşünüyorum. Sağa sola kıvrılmaz mı arada sırada?

Çünkü o zaman bir köprüde görebilirim belki seni…

Hemen şuradakinde gençliğini, güzelliğini; bir başkasında kim bilir kucağında bebeğini…

Zaman hiç sağa sola kıvrılmaz mı acaba…

Kıvrılıyor!

Yosun kokuyor hava ve derin bir sessizlik var yanımda.

Bir köprünün tam ortasında, durup aşağıya bakıyorum. Genç bir kadın geçiyor. Sırt üstü bırakmış kendini akıntıya. Yüzünde heyecanlı bir tebessüm var. Keyfi yerinde gibi görünüyor buradan bakınca. Nefes almak için ağzını aralıyor. Bir kaç damla anı kaçıyor boğazına. Zaman hızlı akıyor burada.

Bir taş fırlatıyorum akıntıya… Açıyor gözlerini genç kadın. Kalbim her zamankinden daha hızlı atıyor. Göz göze geliyoruz. Heyecanlı tebessümü dudağında gözünde, büyüyüp koca bir gülümsemeye dönüşüyor.

O akıyor, bense duruyorum. Koşup kıyısına iniyorum. Dedim ya zamanın hızlı aktığı bir yer burası. Gözden kayboluyor…

Ritmik bir akıntı sesi kalıyor geriye. Biraz ürkek, kapatıp gözlerimi, yavaşça daldırıyorum elimi içine… Özlediğim bir kaç serin an geliyor elime, ama hepsi bu…

Buruk bir keyifle, tekrar çıkıyorum köprünün üstüne. Daha fazla dayanamayacağım bu boşluğa. Geriye doğru bir kaç adım atıp atlıyorum zamanın içine tüm gücümle.

Anlat bu masalı gördüklerine:

Zamanın birinde genç bir adam varmış. Masal olacağını bile bile tekrar  yaşamaya başlamış diye…


Jun 1 2011

Çakırkeyif Yazılar – Gülen Gözler

- Çünkü bütün mesele onun gülen gözlerinin karşısındaki olabilmekte….
Uyandığımdan beri bu cümlenin etrafında dönüyorum. Öncesini bildiğim ama bu cümleden sonrasını hatırlayamadığım bir hikayeyi tamamlamaya çalışıyorum.
Bir kez daha baştan alalım:
Herkese yetecek aklını, alkolle seyreltip üstüme döktü tüm gece. İçmiyor olsak, ne onun ağzına sığardı düşündükleri, ne benim kulağım alırdı söylediklerini. Anlayacağın, pek ayık kafayla konuşulacak şeyler değildi… Ama içiyorduk. İçiyor ve içleniyorduk…
Uzun ve tutkulu sohbetlerden sonra, bir kac yudumluk sessizligi bozan hep o oluyordu:
- Bunları konuşmak için mi sarhoş olduk, yoksa sarhoş oldukta mı bunları konuştuk?
İşte yine yapıyor! Muhabbet ne zaman koyulaşsa, böyle garip sözlerle seyreltiyor. Bir şekilde sürekli tavşan kanı kıvamında tutuyor sohbeti.
Oldukça garip bir konuşma dizgisi var; Takip etmesi zor… En son söyleyeceği ile başlıyor söze. Yani önce nereye varacağını gösteriyor, sonra koyuluyor yola. Bana da onu takip etmek düşüyor. Bazen kaybediyorum. Sonra bir bakıyorum yol kenarında bekliyor beni. Yalan değil, zorlanıyor, yoruluyorum peşinden giderken…
Keyfimin çakır olduğu andayım. İşte tam bu anda geliyorsun aklıma. Bastırdığım yerden çıkarıryorsun başını. Gülümsüyorsun bana. Başımda tatlı sarhoşluğun…
- Seviyorum ben bu şehrin sarhoşluklarını… Konular paylaşılmıştır bu şehirde. Çoğuna çay, kahve eşlik eder ama alkolle konuşulur en inceleri…
İnsanları konuşuyorduk en son. Konu nasıl sana geldi hatırlamıyorum ama  eminim ben tutup elinden sürükleye sürükleye getirmişimdir seni masaya… O da başlamıştır anlatmaya. Ben anlatmışımdır sonra:
- Çok üzdüm onu ama…
Sonra o:
- Çünkü bütün mesele onun gülen gözlerinin karşısındaki olabilmekte….
Sonrası yok.
Peki ben nasıl geldim sana?
Aslında tahmin etmesi çok zor değil. Kendimden geçmişimdir ve aramışımdır seni. Ağlamışımdır biraz sana. Ben ağlamışımdır da, sen kıyamamış olabilir misin bana?
Sarhoşken aranan eski sevgili, taze sevgisizin tekrar sevdiği görülmüş şey mi?
Peki ben nasıl düştüm kucağına?
Şimdi ne yapmalı acaba? Hareket etsem uyanacaksın. Uyanınca ne yapacaksın? Bilmiyorum ama korkuyorum…
Kapatıyorum gözümü ve hatırlamaya çalışıyorum…
Geri dönüyorum tekrar o geceye. En baştan başlıyoruz içmeye, konuşuyoruz herşeyi birbir yine, konu ağırlaşıyor biz hafifledikçe ama yükümüz hep aynı… Yine geliyoruz sana… Sonra bir süre konuşuluyorsun masada, sonra…
“…Bütün mesele gülen gözlerinin karşısındaki olabilmekte.”
Ötesi?
Yok…
Hep uyuyacak değildi ya, uyandı. Mesafeli ama iyi davrandı. Mahçup özrümü hissiz bir önemli değille geçiştirdi. Her halinden belliydi, önemli değildi. Ben de dahil hiçbirşey önemli değildi…
Kapıda beni yolcularken, gülüyormuş gibi hayal ettim donuk gözlerini. Bu ifade çok yakıştı ona. Gülümsedim, gittim…

May 5 2011

Hiçbir giden geri gelmedi baba!

Yağmur birden bastırdı. Hazırlıksız yakaladı insanları. Yağmurla beraber hayat da hızlandı sokakta. Sadece bana tatlı görünen bir telaş aldı herkesi.

Sokakta çiçek satan adam  gitti, ellerinde şemsiyelerle geri geldi. Bu kalitesiz şemsiyelerin bir gül kadar para ettiği tek an böyle zamanlar olmalı diye geçirdim içimden.

Kimler çiçeksiz kaldı acaba bu yağmurlarda. Kimler yağmura rağmen çiçekçi aradı ya da. Ya alan muhtaçtır o çiçeğe ya da alınan ama, kesin olan şu ki o çiçeğe muhtaç olmak gerekir böyle bir havada…

Saçakların altında yağmurun dinmesini bekleyen insanlar var. Bir ihtiyar, gözü hep uzaklarda. Bir kadın, kırmızı pardesölü, ıslanmamaya kararlı. İki sevgili, sırıl sıklam… aşık.  Bir anne, çocuğuna saçak olmuş.

Biri yere düşen damlalara bakıyor, biri daha ne kadar yağacak diye bulutlara; biri çocuğuna, biri makyajına; ihtiyar hep uzaklara…

Ben ise bir onlara, bir saçaklara…

Her bahar saçaklarına serçelerin yuva yaptığı şirin bir evde geçti çocukluğum. Bir sabah uyandım, gitmişlerdi. Babama sordum. “Göç mevsimi” dedi. Hiç aklıma yatmadı söyledikleri ama giden gitmişti. “Geri gelecek mi?” diye sordum. “Gelecek” dedi. Gidenin değil herhangi bir serçenin geleceğini söylemedi…

Onun gitmesini gerektiren iklim, bizim için nasıl güzel olabilirdi ki?

Çocukluğum ve derin izleri…

Uzunca bir süre saçaklar serçeler için yapılır sandım… Hala düşünürüm: Öylesi daha güzel değil mi?

Hiç bir giden geri gelmedi baba! Zaten hiç aklıma yatmamıştı göç mevsimi…

Ama sen, sen yine de saçaklarımdan tanırsın beni. Yağmura vermem, korurum seni…


Mar 26 2011

Bahar Çiçekleri

Bahar çiçekleri topluyorum. Kopardığım her çiçeği önce koklayıp sonra diğer elimde biriktirdiğim demete katıyorum. Her birinin bana verdiği nefes, diğerini kıskandıracak kadar güzel.

Adlarını bilmediğim çiçekleri kokluyorum. İşte bir tane daha, Ağzını musluğa dayayıp su içer gibi burnumu dayayıp içime çekiyorum kokusunu. Nefesim derinleştikçe gözlerim kapanıyor, bedenim hafifliyor…

Kokuya daha iyi yoğunlaşmam için kendini kapatan güzel gözlerim… Gözlerimin bu fedakarlığını hiç unutmayacak bedenim.

Birazcık başım dönüyor. Öyle keyifliyim ki… Daha çok yerim olsa, daha çok koklayabilsem keşke.

İçine çektiğin nefes çiçek kokuyorsa o gün güzel bir gündür diye geçiriyorum aklımdan.

Bugün güzel bir gün…

Boynundan öperken içime çektiğim derin nefeslerdi bunlar.

Teninin sıcaklığında dinlendirilmiş çiçekler… Omuz çukurunda filizlenmiş, kokusu gördüğüm herşeyden güzel; Boynunun kenarında yapraklarını açmış, kokusu duyduğum her sesten güzel…

Bahar çiçekleri kokuyordu. O günden sonra her bahar, çiçekler biraz onun gibi kokar oldu…


Mar 9 2011

Evcil

- Kaç kere söyledim sana, kelimelerle oyun oynama diye, dinlemedin!

Öyle çok kızıyorum ki kendime…  Net bir sevgi sözcüğü dökülemedi gitti  dudaklarımdan. Aşka giden yolu hep uzun oldu kalbimin. ‘Seni’ ile ‘seviyorum’ un arasına o kadar çok kelime koydum ki o, bahsi geçen ‘sen’ in  kendisi olduğunu, bense sevdiğimi unuttum. O kadar uzundu ki cümle, seviyoruma varamadan bitti herşey.  Gitti…

Sonra boşlukta, yalnızlığımın orta yerinde, cılız bir ‘seviyorum’ duyuldu. Ne kimi olduğu belli, ne de kime dendiği…

- Yeterince dinledi beni.

- Evet, belki gitmese, o uzun cümlen hiç bitmeyecekti.

- Ne yani ‘iyi ki gitti’ mi?

Yokluğunda, böyle çok konuştum kendimle. Sonra oturdum, bir başıma sevdim onu. Sanki o hala beni seviyormuş gibi, sanki hiç gitmemiş gibi… Uzatmadan, kısa kısa sevdim. İçimdeki, bir türlü eğer vurulamayan, o vahşi sevgiyi evcilleştirdim.

Bütün bunlar, onun karşısına dikileceğim an için yaptığım hazırlıklardı. Sonra bindim o evcilleşmiş sevgimin üstüne; Gittim yanına. Kendimden emindim. Geçen konuşmanın sonuna ekleyemediğim cümleyle başladım söze:

- Seni Seviyorum.

Ben kendimden emindim ama o değildi. Dudaklarında gülümsemeye dönüşmek üzere olan mutluluğunu tekrar içine hapsetti. Mesafeli bir şekilde;

- Ben de seni seviyorum. dedi.

Hala kırgın ama çok özlemiş beni. Öpücüğü söyledi bunu. Merak etmesin dedim; Bu sefer merak etmesin…