Mar 26 2011

Bahar Çiçekleri

Bahar çiçekleri topluyorum. Kopardığım her çiçeği önce koklayıp sonra diğer elimde biriktirdiğim demete katıyorum. Her birinin bana verdiği nefes, diğerini kıskandıracak kadar güzel.

Adlarını bilmediğim çiçekleri kokluyorum. İşte bir tane daha, Ağzını musluğa dayayıp su içer gibi burnumu dayayıp içime çekiyorum kokusunu. Nefesim derinleştikçe gözlerim kapanıyor, bedenim hafifliyor…

Kokuya daha iyi yoğunlaşmam için kendini kapatan güzel gözlerim… Gözlerimin bu fedakarlığını hiç unutmayacak bedenim.

Birazcık başım dönüyor. Öyle keyifliyim ki… Daha çok yerim olsa, daha çok koklayabilsem keşke.

İçine çektiğin nefes çiçek kokuyorsa o gün güzel bir gündür diye geçiriyorum aklımdan.

Bugün güzel bir gün…

Boynundan öperken içime çektiğim derin nefeslerdi bunlar.

Teninin sıcaklığında dinlendirilmiş çiçekler… Omuz çukurunda filizlenmiş, kokusu gördüğüm herşeyden güzel; Boynunun kenarında yapraklarını açmış, kokusu duyduğum her sesten güzel…

Bahar çiçekleri kokuyordu. O günden sonra her bahar, çiçekler biraz onun gibi kokar oldu…


Mar 9 2011

Evcil

- Kaç kere söyledim sana, kelimelerle oyun oynama diye, dinlemedin!

Öyle çok kızıyorum ki kendime…  Net bir sevgi sözcüğü dökülemedi gitti  dudaklarımdan. Aşka giden yolu hep uzun oldu kalbimin. ‘Seni’ ile ‘seviyorum’ un arasına o kadar çok kelime koydum ki o, bahsi geçen ‘sen’ in  kendisi olduğunu, bense sevdiğimi unuttum. O kadar uzundu ki cümle, seviyoruma varamadan bitti herşey.  Gitti…

Sonra boşlukta, yalnızlığımın orta yerinde, cılız bir ‘seviyorum’ duyuldu. Ne kimi olduğu belli, ne de kime dendiği…

- Yeterince dinledi beni.

- Evet, belki gitmese, o uzun cümlen hiç bitmeyecekti.

- Ne yani ‘iyi ki gitti’ mi?

Yokluğunda, böyle çok konuştum kendimle. Sonra oturdum, bir başıma sevdim onu. Sanki o hala beni seviyormuş gibi, sanki hiç gitmemiş gibi… Uzatmadan, kısa kısa sevdim. İçimdeki, bir türlü eğer vurulamayan, o vahşi sevgiyi evcilleştirdim.

Bütün bunlar, onun karşısına dikileceğim an için yaptığım hazırlıklardı. Sonra bindim o evcilleşmiş sevgimin üstüne; Gittim yanına. Kendimden emindim. Geçen konuşmanın sonuna ekleyemediğim cümleyle başladım söze:

- Seni Seviyorum.

Ben kendimden emindim ama o değildi. Dudaklarında gülümsemeye dönüşmek üzere olan mutluluğunu tekrar içine hapsetti. Mesafeli bir şekilde;

- Ben de seni seviyorum. dedi.

Hala kırgın ama çok özlemiş beni. Öpücüğü söyledi bunu. Merak etmesin dedim; Bu sefer merak etmesin…


Feb 11 2011

Yara

Dirseklerini masaya dayamış, göğüslerini fazla sıkmadan kucaklamış, omuzlarını öne doğru çıkartmış, başından geçenleri anlatıyor:
“… Onu çok uzun zamandır tanıyorum, bu davranışının hiçbir anlamı yoktu.”

Biraz üşüyor galiba. Ellerini, kazağının kollarının içine çekerek ısıtmaya çalışıyor. Tek omuzunu açıkta bırakan kazağı… Çoktan kapanmış bir yaranın izi var omzunda. Konuşmasının arasında bulduğum boşluklarda, acaba ne zaman nerede kanadı o yara diye geçiriyorum aklımdan. Devam ediyor anlatmaya:
“Söyleyeceklerinin canımı yakacağını bile bile, üstüne gitmeye başladım.”

Dinlerken gözüm sürekli o ize kayıyor. Derin bir kesiğe verilmiş en güzel tepkiye bakıyorum şu an. Onu kesene cevap olarak kabartmış aynı yeri bedeni.
“Başta biraz direndi ama sonra vazgeçti ve anlatmaya karar verdi.”

Acaba bu bilinçli bir tercih mi? Yoksa üşüyen elini ısıtmak için, istemeden verdiği bir taviz mi? Neden diğeri değil de bu omuzu açıkta ki? Duraksamadan, ustalıkla kelimeleri peş peşe diziyor:
“Canım yanacak sanmıştım ama öyle olmadı. Anlattıkları hiç hoşuma gitmedi ama o anın sıcaklığından olsa gerek daha öte birşey de hissettirmedi. Tek başıma eve döndüğümde, önce sonsuz bir yalnızlık sardı içimi. Bunu, serçe parmağımdan başlayan ve sol elimi kaplayan bir üşüme takip etti. O güne kadar bu elim hiç üşümemişti. Çünkü hep onun sıcacık avuçlarının içindeydi.”

Bu, şu anda bile üşüyen eliydi. Hala, kimse ısıtamamıştı o eli. Aynı elden gözlerine giderken, yol üstündeydi yara izi. Hani iyilik ve kötülük meleklerinden bahsedilir ya, tam o meleklerin durduğunu söyledikleri yerdeydi.

Sonra sustu… Hikayeye dolmaya başlayan gözleri devam etti.

Güzelliğinin bir parçası haline dönüştürdüğü yara izi, onun en güzel yeri. Yarasıyla ve yaşadıklarıyla barışık kadının şu anki en büyük derdi ise üşüyen eli…


Nov 24 2010

Otopsi

Soğuk… Çok soğuk…Bir sedyenin üstündeyim. Tenimde gezinen plastik kaplı bir el var.

Öleli bir kaç gün olmuş sanırım. Kim görmeye geldi acaba beni? Acaba kim “Evet, O” deyip teşhis etti? Yaşım daha gençti… Niye öldüm peki?

Islak bir pamukla, boynumdan başlayarak göbeğime doğru, yavaş yavaş siliyor beni. Baş parmak hariç plastik kaplı diğer dört parmak, silmeye başladığı yerde. Biraz aşağısına incecik bir soğukluk. Sanırım, bu o neşter dedikleri… Bastırmaya başlıyor. Eli titriyor. Galiba onun daha çok canı yanıyor. Sonra tek bir hamlede göğsümden aşağıya kesiliyorum. Benim ilk kez yaşadığım bir his bu: Biraz canım yanıyor, biraz şaşkınlık veriyor, biraz üzüyor, kesilen yerde ince bir sızı oluyor ama hemen geçiyor. Metalin tenime sürtünmesinden korkunç bir ses çıkıyor. Kulağım duymasın istiyorum ama olmuyor.

Ölmeyebilir miydim ki?
Garip bir haldeyim. Hiçbirşey için, hatırlamak için bile zorlayamıyorum kendimi. Deniyorum ama olmuyor. Neden öldüğümü bir türlü hatırlayamıyorum.
Ben bunlarla oyalanırken biraz daha sert duygular eşliğinde içim açılıyor. Soğuk hava çarpıyor ciğerlerime. Hasta olmam herhalde…

Hemen peşinden, kalbime, bir kaç damla tuzlu su düşüyor. Galiba bu göz yaşı çünkü yaşların tadı ağzıma geliyor. Damlalar sıklaşıyor. Kalbim sırılsıklam.Biraz ısınıyor ama tuz içimi yakıyor.
Birbirine çarpan metallerin sesi çalınıyor kulağıma. Birşeyler yere dökülüyor. Derinlerden, kendini yırtarak ağlayan bir bedenin çığlıklarını duyuyorum. Az önce içime ağlayan kişi bu. Odanın bir köşesinde kendini paralıyor. Sonra o çığlıklar yaklaşıp boğazıma sarılıyor.Bu sefer eldivensiz… Elleriyle başımı kucağına alıyor.

Bu dokunuş… Bu dokunuşu hatırlıyorum!
Bu dokunan… Bu dokunanı tanıyorum!
Ben öldüm… Doktor sevgilim bana otopsi yapıyor ve ölüm sebebimi araştırıyor.
Gözleriyle kapalı gözlerime, ağzıyla kulağımın içine ağlıyor…
Neden öldüğümü kimse bilmiyor!
Kimse nedenini bilmiyorsa, neden öldüm ki?
 

Nov 18 2010

Giderken

“Herşeyim bir bir silinecek aklından biliyorum ama iyi birisi olduğumu hiç aklından çıkarma. İlla unutacaksan beni, en sona bırak gülen gözlerimi.”

Dedi, gülümsedi ve gitti…

O istememişti gitmeyi; Devam etmek için herşeyi denemişti. Aslında sorun bendeydi ama bu onun hiç umrunda değildi. Sorun bende diye, iyi mi hissetmeliydi kendini? Hissetmedi…

Giderken, onu ilk gördüğüm günkü gibi içimi titretti.

Şu an onu ilk gördüğüm anı düşünüyor olmam normal mi?
Bir yazar aşkı şöyle tarif etmişti: ” Bir insan eksilir hayatınızdan, dünya çölleşir”
Sanırım onun yaşadığından daha farklıydı aşkım. Gidince değil, gelince anlamıştım yaşadığımın aşk olduğunu ve her anından sonsuz haz almıştım. Bir insan girmişti hayatıma ve dünya cennetti.


Öyle ince, öyle hassastı ki severken, hiç bir şey talep etmeden sadece sevdi. Yanımdayken doyumsuz anlar verdi. Bağlı kılıp bağımlılık yaratmadan sevdi. Onun sevme şeklinin doğal bir sonucuydu şu anki halim. Yine de gidince dimdik ayakta kalmış olmak rahatsız etti beni.

Yaşattığı bütün güzel günleri geceleri bana bırakıp, hiçbirşeyi kırıp dökmeden, sorgulamadan, canımı yakmadan, öylece gidiyor…

Sokağın köşesinden döneli birkaç dakika olmuştu. Yetişirim umuduyla koşmaya başladım. Yetişsem ne diyeceğimi bilmiyordum. Nefes nefese köşeyi dönünce, sırtını duvara yaslamış, yere çömelmiş, dizlerine kapanmış, hıçkıra hıçkıra ağlarken buldum onu. Ne yapacağımı bilemedim. Geri adım atıp köşenin diğer kenarına sırtımı dayadım. Aynı onun gibi yere çömeldim. Onun feryat figan ağlayışı değdiği her yeri yırtıyordu. Bense onu dinleyerek sessizce kanadım.

O ağladıkça ben kendimden nefret ettim. Susması için Allaha yalvardım. Susmadı..


Oct 26 2010

Yalan

- Çok güzel görünüyorsun!
Kollarımda uykuya dalmadan önce, ona söylediğim son sözdü bu…
Aynı kafede oturmaktan da, saatlerdir tartışmaktan da sıkıldım. Ne o beni anlayacak, ne de ben ona hak vereceğim.  “Yıllardır deniyorsun, kime neyi anlatabildin ki…” diye geçiriyorum aklımdan. Umudum kırılıyor, hevesim kaçıyor. Birşey anlatmak istemiyorum artık. Hemen farkediyor bunu ve üstüme gelmeye devam ediyor:
- Neden konuşmuyorsun?

Tam bu sırada mekanın önünde bir araç duruyor. İçinden, gideceği masayı bilen bir adam iniyor. Yan masamızdaki çift onu görüp hareketleniyor. Onlara doğru yöneliyor. Kadın bağırmaya başlıyor:
- Yapma…
Adam, aynı kararlılıkta yürümeye devam ediyor. Bu sefer bağırarak:
- Yapma, kulun kölen olayım yapma!
Şu an senin beklediğin gibi ben de, acaba ne yapacak diye ilgiyle izliyorum. İkimiz de ne olduğunu bilmediğimiz o şeyi yapmasını istiyoruz. Bizi kırmıyor.

Adam silahına davranıyor. Kadın adamın üstüne atlayıp durması için yalvarmaya devam ediyor.; Silaha uzanmaya çalışıyor. BAM! Bir el silah sesi duyuluyor.
-HAYIIIR!
Sevgilim vuruluyor! Benim sevgilim vuruluyor!
- HAAAYIIIIR!
Sarılıyorum, kollarıma alıyorum. Donuk bir ifadeyle bana bakıyor.
- Yardım edin! Ölüyor!
Fazla canı yanıyor gibi durmuyordu ama ben bağırınca kaşlarını çatıyor.
Boynundaki kana göz yaşım damlıyor. Sevgilim ölüyor!
Ne söylemeliyim? O gidiyor!
Kanı elimde, elim saçlarında, yüzünde… Okşuyor, seviyorum… Onu ilk gördüğüm günkü yüzünü hatırlıyor, gülümsüyorum:
- Çok güzel görünüyorsun.
Ona ilk defa yalan söylüyorum. Onu bir yalanla yolculuyorum. Gülümsüyor.
Gidiyor. Bir girdabın merkezi oluyor, herşey ona doğru çekilip onunla beraber gidiyor.

Nefes almıyorum. Onunla beraber ölmek istiyorum; Olmuyor… Ölemiyorum.

O ise kollarımda ölüyor…


Sep 6 2010

Çakırkeyif Yazılar – Zaman

“Zamanı durdurmak istiyorum”
Basit bir istekti benimkisi. Elbette basit olan istemekti. Gerçekleşmeyeceğini bile bile istersin ya bazen, bu da öyle bir şeydi…
Konuk olmayı sevdiğim bir yerdeyim. Burası güzel sohbetler demek. Uzun geceler ve kırmızı şarap demek. Ben değil, O demek. Sürekli o gece konuşulanları düşüneceğin, bir haftanı kaplayacak bir gece demek.
Yazılı olmayan kuralları var bu gecelerin:
Kural bir: Kimse kendi aklındakini konuşmuyor. biri nereden başlarsa diğeri oradan devam ediyor. Ben  konuyu açıyorum, o konuşuyor; O istediği konuya giriyor, ben anlatıyorum….
Kural iki: Asılmak yok… Dokunmak var, okşamak yok; Yaslanmak var, sarılmak yok; İstemek varsa da, bunu söylemek yok…
Kural üç: Birşey beklemek de yok, eli boş gelmek de; Ne içersin demek de yok, kırmızı şaraptan başka birşey istemek de…

Yine uzun sohbetlerin ardından, halının üstünde birbirimize yaslanmış şaraplarımızı yudumluyoruz. Konuşmalar iyice yavaşlamış. Kahkahanın mesaisi bitmiş, tebessüm işbaşı yapmış. Son cümle kimbilir ne zaman söylenmiş. O cümleden hareketle nerelere varılmış…
Onu bilmem ama ben yasak  yerlerdeyim. Şarap, düşüncelerime rengini vermeye başladı  anlaşılan. Hiç bozulmamış kuralları bu gece galiba bozacağım. Başım omuzuna yaslıyken dudaklarımı boynuna doğru kaydırıp kulağına doğru tırmanıyorum. Öyle keyfim yerinde ki:
- Zamanı durdurmak istiyorum.
Tepki vermiyor. Beni usulca kanepeye devredip ayağa kalkıyor. İçeri gidip elinde fotoğraf makinasıyla geri geliyor. Omuzunu tekrar başımın altına yerleştiriyor. Başını başıma yaslıyor. Elini götürebildiği kadar uzağa götürüp bir kare resmimizi çekiyor. Makinayı kendine çevirip resme bakıyor:
– Zamanı durduran makina bulundu aslında ama kimse neden göremiyor?

O kuralı bozmuyor. Sarhoşluğuma veriyor…


Aug 29 2010

Güzel

Aynı iş çevresinden insanların bir araya geldiği bir mekandayım.
 
Yüksek topuklu bir ayakkabının üstünde, kırmızı bir elbisenin içinde, güzel bir makyajın arkasında, kalabalığın ortasında, yalnızlığının tadını çıkarıyor güzel kadın. Göze fazla batmayan ama gözünü de alamadığın bir şıklıkta. Buralardan değil, ilk defa görüyorum onu.  Her haftasonu, aynı insanların keyifle birbiriyle sohbet ettiği bu yerin, aslında bir çöl olduğunu hissettiriyor insana. Çölde bir damla su gibi duruyor orada…   
 
Tüm dikkatlerin üstünde olduğunun farkında; herkesle gerektiği kadar göz göze geliyor. Kuralları onun koyduğu bir oyun bu. 
 
İçkisi bitmek üzere, Beni oldukça iyi tanıyan garsona onu soruyorum. Ne içtiğini söylüyor ama kim olduğunu o da merak ediyor. 
 
İçkisinden alıp yanına gidiyorum. Beklemediğim bir sıcaklıkta karşılıyor beni. Biraz rahatlıyorum. Adımı söyleyip, karşılığında bütün bu güzelliğe kısaca ne dendiğini öğreniyorum. 
 
Bir cümleyle kendini özetliyor önce. Sonra o cümlenin her kelimesinden ayrı cümleler yaparak hikayesini anlatıyor.   
 
Beni şaşırtmaya devam ediyor. Hiç öyle durmuyordu ama bu gece kesişen iki hayattan kesinlikle onunkisi daha dramatik. Tek başına başarılmış bir dolu şey var hikayesinde. 
 
Farklı bir yönü var, rahat samimi ama bir şekilde beni baskı altına alıyor. Bana sürekli adımla hitabetmesi hem hoşuma gidiyor hem de beni ona esir ediyor.
Gece ilerledikçe sohbet derinleşiyor ve konu eski aşklara geliyor. Bir damla gözyaşı ve hafızama kazınacak olan bir cümleyle bütün sevgililerine selam gönderiyor.

- Onlardan hep daha uzun zaman geçirdim ilişkilerde. Önce ben sevdim, en son ben terkettim…

Bu söz beni biraz sarssa da kendimi kaybetmemeyi başarıyorum. Sıra bana geliyor. Kısaca anlatıyorum hayatımı kaplayan insanları ama aşklarımı anlatacak afilli bir cümlenin eksikliğini hissediyorum. Hepsinin tek tek adını soruyor. İsimlerinden bağlıyor insanları kendine… 

Güzel bir gecenin ne zaman sizi bulacağı hiç belli olmaz. Öyle keyif alıyorum ki geceden doğacak günü dert etmeye başlıyorum.

Sabah yanında uyandığımda, uyurken bile hala beni kapsadığını hissediyorum. Kalkıp buzlu bir bardak su hazırlıyorum kendime. Suyu yudumlarken düşünüyorum. O sıcak karşılaması ve herşey, önce onun sevmeye başlamasındandı galiba…


Aug 25 2010

Hayal

“Sen yeter ki dile…”

Mutluluğu taşımayı bilen  kadınlardandı. Hani biz melankoliğizdir ya, ne yapacağımızı bilmeyiz mutlulukla. Hani daha gülerken durgunlaşırız ya… O öyle değildi.  Gülmek ve utanmak ona en çok yakışan şeylerdi.  Gülerken etrafına bakar, herkesten daha mutlu olduğu için utanır ve başını önüne eğerdi. Mutluluğundan mahçubiyet duyabilecek kadar yüceydi…

Bana gülmeyi öğreten kadın… Günlerdir onunla yapacağım konuşmaya hazırlanıyorum. Kapısında sabahladığım gecelerden mi başlasam, birlikte sabahladığımız sahilden mi çıksam?

Böyle mutlu birine ne demeli? Ne vaadetmeli? Saklayacak değilim korkuyorum. Onu mutsuz etmekten, üzmekten, hüznü öğetmekten çok korkuyorum. Bugün seninle olan birinin hayatını seninle geçirmesini isteyeceksen senet gibi bir söz gerekir. Kefili falan da olmaz bu işin. Ne söylenebilir, ne verilebilir ki mutluluğa sahip birisine?

Bu ürkek ruh halini üstümden atmak biraz zaman alıyor. Aklımda ona değeceğini düşündüğüm sözüm, aynanın karşısında kendime söz veriyorum sonra:
- Bugün çok mahçubiyet duyacak, çünkü bugün hiç olmadığı kadar mutlu olacak!

Hızlı adımlarla buluşma yerine yaklaşıyorum. Öyle kalabalık ki tüm şehir orada buluşuyor sanki. Seçmek hiç de zor olmuyor ama onu. Somurtkan yığınların içinde mutlu bir kadın öyle sırıtıyor ki…

Kocaman öpüp hazırladığım cümleyi söylemek üzere diz çöküyorum önünde:
- Hayallerini gerçek yapacağıma söz veriyorum, sen yeter ki dile!

Benimle mutlu bir hayat dilediğini söylüyor…

Aug 23 2010

Meyve

Öğlen, dışarıdayım. Bu semtin en eskilerinden olmanın verdiği özgüvenle yürüyorum. Güneşten beni koruyacak bir gölge bakarken yüzlerce yıldır orada duran çınar ağacını farkediyorum. Bir anda ev sahibi rahatlığım, yerini misafir tedirginliğine bırakıyor. Buraların sahibi benim der gibi ulu, güneşe kafa tutabilecek kadar asi, altında sana yer verecek kadar mütevazi…

Birazdan insanlar çalışmaya ara verecek; Biraz yemek yiyecek. Sonra çalışmaya geri dönecek. İşte bir tanesi geliyor. Elinde yeşil bir elma, güven veren çınarın altındaki banka, yanıma oturdu. Sanırım, öğlen sadece bu elmayı yiyecek. 
Ağız dolusu bir ısırıkla büyük bir parça koparıyor elmadan. Kopan parçanın çıkardığı sesi bahane edip ona bakıyorum. Yeşil meyveye yapıştırdığı kırmızı dudaklarının arasından sızan ekşi suyu emişini izliyorum. Elinde elma, ağzında lokma beni farkediyor. Utangaç, omuzlarını yukarı kaldırıyor. Elmayı tutan elinin tersiyle ağzını silerken özür diliyor. 
Elindeki elmayı kıskanıyor, o lokma gibi içine düşmek istiyorum. Kısa bir süreliğine gözleri kapanıyor. Bir elma olabilecek en arzulu şekilde yutuluyor.
Meyvelerin varlık sebebi tam da bu aslında. Bitkilerin, nesillerinin devamı için bulduğu korkunç çözüm… Tabiatın, hayatın, senden ne kadar büyük olduğunun ispatı:
Bitkiler tohumlarının yayılmasını sağlamak için onun etrafına dikkat çekecek derecede renkli, diğer canlıların yemek isteyeceği kadar lezzetli, meyvelerle kaplarlarmış. Bu sayede insanlar o meyveleri toplar başka yerlerde yenilerinin yetişmesine vesile olurlarmış.
Doğanın sana sunduğu lezzetli güzel meyveler… Korkunç ince düşünülmüş bir planın peşindeler… Çok garip değil mi?  

Elması bitti. Gülümsemesiyle hoşçakal dedi.
Tam da doğanın olmasını istediği gibi oldu herşey. Meyvesi yendi ve tohumu koparıldığı yerden çok uzakta, o bankın yanında toprağa karıştı gitti.