Jan 18 2012

Aptal Karga

- Çok bastırmadan yazmaya çalış olur mu?

Yorulmuştu biraz. Elinde kahvesi, dalgın gözlerle camdan dışarıyı seyrederken aklına geldi ilkokul öğretmeninin bu tavsiyesi. Sonra, kısa bir süreliğine ilk ders gününe kaydı aklı. Allahım, nasıl bir gündü o! Önlükler, içlerinde çocuklar; tebeşirler ve onları tutan usta eller, diğer adıyla öğretmenler; fişler, abaküsler, kalemler, defterler ve daha neler neler… Bütün bunları yabancılamayan tek kişiydi öğretmen.

Yazmaya çalışırken öyle bastırıyordu ki sürekli kaleminin ucu kırılıyordu. Yazmak ne zor şeydi öyle…

Yaşadığı hayatı düşündü. Yaşadıklarıyla doldurduğu bir defterdi hayat. Ve ne zaman bir şeyleri bastırarak yazmaya kalksa hep ucu kırıldı kaleminin. Bazı yaşanılanları silmek istese de öyle bastırmış oluyordu ki bir şekilde izi kalıyordu. Silmemeye, silinmeyen kalemlerle yazmaya karar verdi sonraları. Nasıl olsa bir şekilde izi kalıyordu hayatın ve üstüne yazmak yeni yazılanı çirkin gösteriyordu.

Bunları düşünürken bir karga takıldı gözüne. Bir kavanozun dibindeki yiyeceğe ulaşmaya çalışıyordu. Bir belgesel izler gibi izlemeye başladı karganın maceralarını. Bir anda onun dünyasında yaşamaya başladı.

Böyle birisiydi işte. Şu an onun için dünyada bir o, bir de karga vardı. Kahvesinden bir yudum aldı. Karga da isterdi onun kadar kolay ulaşmayı yemeğine ama olmuyordu. Sekerek kavanozdan uzaklaştı. “Galiba pes etti.” diye geçirdi içinden

Hayır, pes etmemişti! Gagasıyla biraz ilerideki dal parçasını kavradı. Sonra tekrar kavanozun yanına geldi. Bir kaç başarısız denemeden sonra usulca öğlen yemeğini kavanozdan dışarı çekti.

Şaşkın, bakakaldı. Sonra kahvesinden bir yudum daha aldı. Tekrar karamsarlık kapladı içini:

“Aptal karga! birazdan gaganda yemeğinle bir dala konacaksın. Oradan bir tilki geçiyor olacak. Sana sesinin ne kadar güzel olduğunu söyleyecek. İnanıp ‘gak’ diyeceksin ve yemeğini tilki yiyecek.”

Öyle ya masal böyleydi. Hayat da…

Aslında kızdığı karga değil kendisiydi. Hayatım dediği o defteri aptallıkları ve hep inandığı o kurnaz tilkilerle doluydu.

Sinirlenmeye başladı. Hayat bu muydu yani? Bu muydu çocuklarımıza öğrettiğimiz. ‘Güzel sözlere, iltifatlara inanma, yoksa peynirini tilki yer.’

“Bravo biz koca koca insanlara” diye geçirdi içinden.

Üzüntüsü, şaşkınlığı, öfkesi geçti…

Hayat bu değildi. Ama buysa da, aptal karga olmak kurnaz tilki olmaktan yeğdi. Yanlış olan tilkiydi, o güzel söze inanan karga değil… Kendini sorgulamayı bıraktı. Tilkiye hakkını teslim edip hayat defterinde yeni bir sayfa açmak istedi ama yapamadı. Parmakları kupkuruydu. Bir türlü tutup çeviremedi o eski sayfayı. Sonra tekrar kargaya baktı ve gülümsedi… Kuru parmaklarını diliyle hafifçe ıslatıp çevirdi sayfayı.

Hiç birşey yazmadı o gün ama yarın yazmaya devam edecekse kaldığı yer belli olsun diye avucuyla iyice bastırdı defterin cilt yerine…

Kargalar oldukça zeki ve uzun yaşayan hayvanlardı ama masal nedense aptallıklarına vurgu yapmaktaydı.


May 11 2011

Fotoğraf

Kapının üstündeki çanlar haber verdi geldiğini. Yapabilse başını gövdesine saklayacak gibi ürkekti içeri girdiğinde. Sanki düşecekken çantasına tutunmuş gibi… Sıkı sıkıya sarılmış kayışına, sanki aşağısı uçurummuş gibi…

Baş parmağını her ihtimale karşı yerinde bırakıp diğer parmakları ve başıyla merhaba dedi. Gülümseyişi kapıdan tam barın arkasına ulaşacak derinlikteydi. Sanki bir adım geri gitsem gülümsüyor görünmeyecekti. Onunkine benzer ama daha yorgun bir gülümseme ile selamını aldım…

Cam kenarındaki o en popüler masayı tercih etti. Ellerimi önlüğüme silip yanına gittim. Hızlıca menüyü karıştırdı. Kahvelerin olduğu sayfayı, parmağıyla yukarıdan aşağıya hızlıca taradı. Bir sefer de sondan başa doğru gidecekti ki sayfanın ortalarında bir yerde kararını verdi. Kahveye ojeli tırnaklarıyla iki defa tıklattı:

- Kolombiya kahvesi

Bugün bu kahveyi isteyen ilk kişi…

Son müşterim ile onun arasındaki yarım saatlik boşlukta kapattığım müziği onun için tekrar açıyorum. Ben kahvesini hazırlıyorum, o da kahveye hazırlanıyor. Müzik iyi geliyor ona. Başını saklandığı yerden çıkarıp hafiften müziğe eşlik ediyor…

- Buyrun kahveniz…

Önce koklayıp peşpeşe iki küçük yudum alıyor.

- Teşekkürler

Kahvenin ederinden çok daha değerli bu yaptığı. Çünkü gözlerime bakarak söylüyor bunu. Bugünlerde insanlar pek böyle teşekkür etmiyor…

Her zamanki yerime, barın arkasına geçiyorum. köşeye gizlediğim resim defterimi ve kalemimi kendime doğru çekiyorum.

O ne yaptığımın farkında değil ama birazdan oturduğu yerden kağıdıma kurşuni bir yansıması düşecek…

Ben kağıdı kalemi hazırlarken o da fotoğraf makinasını çıkarıyor. Şu profesyonel makinalardan… Bir kaç özensiz resim çekiyor. Bir caddeyi, bir içeriyi… Birden ojektif bana dönüyor! Suç işlerken yakalanmış çocuk gibi kalakalıyorum. Deklanşöre basmadan, makinayı gözünden uzaklaştırıp gülümsüyor ve objektifini tekrar caddeye çeviriyor.

Bu da ne demek şimdi? Sanki silahının namlusunu bana doğrultup “Ne yaptığının farkındayım” der gibi… Ama olamaz. Kağıt kalem barın arkasında; Dahası, çizmeye başlamadım bile…

Kötü bir fotoğrafçı. Ne kadraja dikkat ediyor, ne de ışığa. Profesyonel bir makinayla amatör resimler çekiyor. Kaç anı boşu boşuna durdurdu kimbilir…

Resim çekilince, o anın içinden çekilir aslında. Anın içi boşalır yani… Öyle oluyor. O çektikçe zaman ve mekan anlamsızlaşıyor sanki.

Çok fazla hareket ediyor… Dördüncü kağıdı da buruşturup çöpe atıyorum…

Sonunda biraz duruluyor. Makinasının içine hapsettiği anlara bakmaya başlıyor. Bu durgun halini resmetmek üzere yeni bir sayfa açıyorum. Baktığı her resim yüzüne yansıyor. Beğendiğinde gözleri gülüyor, müziğe daha canlı eşlik ediyor. Beğenmediğini ise görmek bile istemiyor hemen siliyor.

Galiba bu yüzden, yüzünde istediğim ifadeyi bir türlü yansıtamıyorum kağıda. Özellikle dudakları, bir türlü istediğim gibi olmuyor…

Bir kaç ilave çizgi daha… Evet, sanırım oldu.

Dediğim anda yüzümde bir ışık dalgası patlıyor!

O mutlu anımı çekip benden alıyor… Muzip bir gülümseme var yüzünde…

Normalde hiçbir müşterim bilmez çizildiklerini ama bu sefer dayanamıyorum. Resmini alıp yanına gidiyorum. En az onunki kadar muzip bir gülümseme ile resmi masaya koyuyorum…

- Ödeştik. diyorum

Bir kare de çizdiğim resminin resmini çekiyor…

Sonra mı?

Sonra düzenli gelir oldu buraya. Artık eskisi kadar çok resim çekmiyor burada ama her geldiğinde objektifi mutlaka dönüyor bana.

Ben de her gün belki birazdan gelir diye biraz gülümseme ayırıyorum ona…


Aug 3 2010

Yıpranmak

Akşam, dağınık kitaplığı toparlamaya çalışırken, bir köşede rastladım ona.

Yıpranmış, görünüyor.  Sivri hiçbir köşesi kalmamış. Her sürtüşme ondan birşeyler eksiltmiş… En son ne zaman ihtiyaç duymuştum acaba ona?

Bir yandan bunları düşünürken, bir yandan da üst katımdan yükselen sese kulak kabartıyorum. Birkaç kere apartman girişinde karşılaşıp selamlaştığım bu çift, beni hiç misafir etmedikleri evlerine, kulağımı davet ediyorlar.

Kulak misafirleri için hayat süprizlerle doludur. Nereye davet edileceğinizi, nasıl ağırlanacağınızı hiç bilmezsiniz. Bazen bir dedikoduya, bazen bir kavgaya, bazen de sevgi dolu sohbetlere kulak misafiri olursunuz.
     

Üst katta kıyamet kopuyor. Son zamanlarda duyduğum en şiddetli kavga bu. İkisi de sorulardan oluşan ordular hazırlamışlar sanki bugün için. Sorularla kavga ediyorlar. Herkes soruyor, kimse cevap vermiyor.

Uzaktan birbirlerini yoklayarak başladılar:
- Seninle bir konuda konuşabilir miyiz?
- Sence konuşacak bir şey kaldı mı?

Çok can yakmıyorlardı, ama birazdan kopacak fırtınanın habercisiydi bunlar.

Her geçen dakika sorular biraz daha kısaldı, daha dik sorulmaya başlandı, sesler yükseldi:

- Nasıl yaparsın bunu?
- Ne yapmamı bekliyordun ki?

Birer hakaret izledi bunu:
- Nefret ediyorum senden!
- Allah kahretsin seni!
- İstemiyorum artık! Bitti!

En son, yere düşen bir kaç damla göz yaşı duyuldu. Sonra derin bir sessizlik oldu…

Kitaplığı toplarken bulduğum silgi elimde. Birşeyleri silmenin ne kadar yıpratıcı bir şey olduğunu düşünüyorum.

Yazan kalem de yıprandı, yazılan kağıt ve silen silgi de…