Apr 24 2011

Ölüm Tarlası

Ölülerin ekildiği bir tarla burası. Bilinen adıyla mezarlık…

Tedirgin adımlarla ilerliyorum taşların arasından. Sessizlik, insanı rahatsız edecek boyutta.

Başım dönüyor. Biraz duruyorum…

Bu kadar ekinden filizlenen oldu mu acaba?

Tohumu ölü insan olan bu ekimin meyvesi ne olabilir ki?

Hayatımın son senesi bu soruların cevabını kovalayarak geçti. Kimilerinin kolaylıkla varsaydıkları şeyler, beni bir türlü tatmin etmedi. Başka cevaplar aradım; Bulamadım.

Ve işte geldim; Yanıbaşındayım.

Anlatılacak özel birşey yoktu sana dair ama yaşanılması o kadar keyifliydi ki…

Biz senin ölümünü ektik geçen sene bu zamanlar. Bir senede neyi biçecektik ki.

Yokluğun, yoksulluğumdu geçen sene…

Yanağını avucumun içine yatırışın geliyor aklıma. Gözlerini mutlu bir şekilde kapatışın. Avucumda bulduğun huzur… Sonra aynı avucumdan üstüne döktüğüm toprak.

Tatlı bir kaşıntı yapıyor sensizlik… Misafir gelecek derler ya, sen geleceksin sanıyorum; Gelmiyorsun.

Başım… Fena dönüyor.  Cümleleri toparlamakta zorlanıyorum…

İyisi mi hemen konuya gireyim:

Silahımı getirdim sana. Seni öldüren herkes gördü bu silahı. Konuşmak istediler, fırsat vermedim.

Öldüler ama hiç iyi hissetmedim.

Hayatımın son bir senesi ölümden sonrasını arayarak geçti. Birkaç varsayımdan öte hiçbirşey yok elimde…

O yüzden bu iş henüz bitmedi. Ötesi varsa eğer, onları orada da öldüreceğim.

Yanına gelebilirmiyim bilmiyorum ama beni tanıyorsun, her yolu denerim.

Silahın kabzasıyla avucumu kaşıyorum. Seninle geçirdiğim birkaç güzel anı koyuyorum gözlerimin önüne…

Uzatmaya gerek yok, ölüyorum…

Elmayı yiyen ademe mi söveyim, beni kapıda bekletecek tanrıya mı bilmiyorum. Sonuna kadar gideceğim bir yolculuğa başlıyorum…


Jun 30 2010

Benim

“Deniz, ondan aldıklarımızı geri istiyor.”
Fırtınalı bir hava. Dalgaların dövdüğü, kayalarla doldurularak yapılmış yolun üstündeyim. İleride, yol kenarında yürüyen yaşlıca bir köylüyü farkediyorum. Onun bir talebi yok ama öylece yanından geçip gidemem. Yavaşlıyorum. O da beni bekliyormuş gibi tereddüt etmeden biniyor arabaya. Ben ilk kez geçiyorum bu yoldan ama belli ki o sürekli yapıyor bunu. Yürüyerek çıkıyor yola, arabayla varıyor gideceği yere.

Büyük bir dalga, yolun üstünde önümüzü kesiyor. Duruyoruz. Ben, gerilmiş yola bakarken o, olup biteni bu cümleyle özetliyor.

Üstüne laf söylenemeyecek sözler vardır ya, öyle bir cümle bu da. Uzun bir sessizlik oluyor. Ne ileri ne de geri gidebildiğimiz bu yolun üstünde, sanki o bu arabanın içinde diye, deniz bize dokunmuyor.

Dalgalar dertlerini sonunda anlatabilmiş olmanın keyfiyle biraz durgunlaşıyor. Yola devam ediyoruz ve bir kaç kilometre ötede, istediği yerde duruyoruz. Teşekkür ediyor. Öyle minnettar falan değil. Bu tavrıyla, zaten yapmam gerekeni yaptığımın altını çiziyor.

Yolun kalanında bugüne kadar benden alınanları düşünüyorum. Hayır, verdiklerimi değil, sadece alınanları sıralıyorum. Neyi geri istediğimi soruyorum kendime.  

En çok neyi geri ister bir insan sence? Duruyor mudur ki ondan alındığı şekliyle?

Nihayet yolculuk bitti. Yol da bir hayli yordu beni. Uyuyorum. Sabah gazetede, bizden sonra yola olanları okuyorum. Deniz başarmış!

Bu bana da ilham veriyor. Geri almak için çok mu geç diye düşünüyorum. Değil! 
Yarın ne yapacağımı biliyorum: 
- Bekle beni, benim olanı geri almaya geliyorum.


Jun 25 2010

Yolculuk

Önce keskin bir düdük sesi geldi ve ardından tren hareket etti. Sallanan eller,  yaşlı gözler, avuç dolusu öpücükler… Hiçbiri bana değildi. Vagondakilerden bir tek ben gidiyorum, diğerleri uğurlanıyor.

Eşyalarımı yerleştiriyorum ve zaman kaybetmeden yemekli vagona yöneliyorum. Fazla oyalanırsam yer kalmayacak.
Hiç trenle seyehat ettin mi?
Restoranı olan, yemek yiyip içki içebileceğin nadir toplu taşıma araçlarındandır tren. Yolcu kapasitesine göre vagon sayısı değişir ama yemekli vagon hep bir tanedir. O yüzden hemen gitmek gerekir.

Bütün masalar dörder kişilik. ortalarda bir tanesi boş. Hemen oturuyorum. Geldik işin heyecanlı kısmına: Dedim ya yemekli vagon tektir. Onun için de bir masada tek başına oturman mümkün değildir. Birazdan birisi ya da birileri gelecek, oturmak için müsade isteyecek. Ben, istesem de istemesem de “Buyurun lütfen” diyeceğim. Ya hoş sohbet biri olacak ve yolun nasıl geçtiğini anlamayacağım, ya da bu sefer ben müsade isteyeceğim ve yerime döneceğim.


Vagonun kapısı açılıyor ve içeri bir kız giriyor. Oturabileceği boş masa yok. Bu, bir tercih yapacak demek oluyor. Keşke buraya otursa ama nasıl? Bütün masalara şöyle bir göz gezdiriyor. Ona bakarsam asla bu masaya oturmaz biliyorum. O yüzden dışarı bakıyorum. İşte geliyor.
- Oturabilir miyim?
“Evettt! Evettt!”  diyorum içimden o sorusunu bitirmeden.
-  Tabiki buyrun.
Karşıma oturuyor. Adını söylüyor, ben de…
Ne içtiğimi soruyor ve aynısından istiyor. Güzel başladık. Bu bana güven veriyor. Sonrasında menüden yemek seçimine geçiliyor. Menüde nerede ne olduğunu biliyor. Belli ki çok seyehat ediyor. 
Sonra anlatmaya başlıyor, dinliyorum. Fırsat buldukça da anlatmadıklarını düşünüyorum. O, mevsimden bahsediyor; ben neden bu masayı seçtiğini düşünüyorum.  O, kirazı ne kadar çok sevdiğini anlatıyor; ben sevgilisi olup olmadığını düşünüyorum… 
Sohbet saatlerce aralıksız sürüyor Bir ara duruluyor;
- Bir tren dolusu insan aynı yere gidiyor ve bir çoğu yalnız diyor.
Gülümsüyorum:
- Biz değiliz. Artık değil. 
Bu sözüm, onu yeniden keyiflendiriyor.
Sonra saçından bahsediyor. Ünlü bir oyuncunun modelini beğenmiş, öyle kestirecekmiş.

Trende karşılaşmayı hiç beklemeyen bu ikili için yolculuk çok güzel geçiyor. Bunun doğal sonucu olarak da çok çabuk bitiyor.
Sona doğru telefon numaraları veriliyor ve herkes yerine dönüyor.  

Ertesi gün telefonum çalıyor. O arıyor. Sesi çok sinirli geliyor. Saçını kestirmiş ama o ünlü oyuncu, geçtiğimiz hafta saç modelini değiştirmiş. Kuaför bu yeni modele göre kesmiş. Bu, onun istediği model değilmiş.
Kahkahayı basıyorum.