Yara

Dirseklerini masaya dayamış, göğüslerini fazla sıkmadan kucaklamış, omuzlarını öne doğru çıkartmış, başından geçenleri anlatıyor:
“… Onu çok uzun zamandır tanıyorum, bu davranışının hiçbir anlamı yoktu.”

Biraz üşüyor galiba. Ellerini, kazağının kollarının içine çekerek ısıtmaya çalışıyor. Tek omuzunu açıkta bırakan kazağı… Çoktan kapanmış bir yaranın izi var omzunda. Konuşmasının arasında bulduğum boşluklarda, acaba ne zaman nerede kanadı o yara diye geçiriyorum aklımdan. Devam ediyor anlatmaya:
“Söyleyeceklerinin canımı yakacağını bile bile, üstüne gitmeye başladım.”

Dinlerken gözüm sürekli o ize kayıyor. Derin bir kesiğe verilmiş en güzel tepkiye bakıyorum şu an. Onu kesene cevap olarak kabartmış aynı yeri bedeni.
“Başta biraz direndi ama sonra vazgeçti ve anlatmaya karar verdi.”

Acaba bu bilinçli bir tercih mi? Yoksa üşüyen elini ısıtmak için, istemeden verdiği bir taviz mi? Neden diğeri değil de bu omuzu açıkta ki? Duraksamadan, ustalıkla kelimeleri peş peşe diziyor:
“Canım yanacak sanmıştım ama öyle olmadı. Anlattıkları hiç hoşuma gitmedi ama o anın sıcaklığından olsa gerek daha öte birşey de hissettirmedi. Tek başıma eve döndüğümde, önce sonsuz bir yalnızlık sardı içimi. Bunu, serçe parmağımdan başlayan ve sol elimi kaplayan bir üşüme takip etti. O güne kadar bu elim hiç üşümemişti. Çünkü hep onun sıcacık avuçlarının içindeydi.”

Bu, şu anda bile üşüyen eliydi. Hala, kimse ısıtamamıştı o eli. Aynı elden gözlerine giderken, yol üstündeydi yara izi. Hani iyilik ve kötülük meleklerinden bahsedilir ya, tam o meleklerin durduğunu söyledikleri yerdeydi.

Sonra sustu… Hikayeye dolmaya başlayan gözleri devam etti.

Güzelliğinin bir parçası haline dönüştürdüğü yara izi, onun en güzel yeri. Yarasıyla ve yaşadıklarıyla barışık kadının şu anki en büyük derdi ise üşüyen eli…